• 06 Haziran 2016, Pazartesi 8:49
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, HAYALİ CİHAN DEĞER! (1)
 Ne güzel demiş şair! Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer! Geçmişin kaybolan eşsiz güzelliklerini, dostluklarını, sadeliğini özlemle hatırlamayan var mı? Her şeyin içini boşalttılar. Dinin de, vatan sevgisinin de! Bunlar hep, Tanzimat'la başlayan (ve sadece,  Büyük Atatürk'ün, 15 yıl süren döneminde etkili olamayan) Batı Taklitçiliğinin sonuçlarıdır. 
Tarihimizi unuttuk! Bu çok bilinçli bir politikaydı. Çünkü tarihini iyi bilen nesilleri kimse kolay kolay kendi emelleri için kullanamaz. Atatürk, İstiklâl Harbi'nden sonra şu uyarıyı boşuna yapmamıştı: “Emperyalizm bizi affeder mi? Yüz yıllık emeğinin ürünü Sevr'i ve Üçlü Anlaşma'yı tarihe gömdük. Hevesi kursağında kaldı. Affetmez! Bizi yine uyutmak, istediklerini yaptırmak isteyecektir. Onun için gözümüzü daima dört açmalı ve çok çalışmalıyız. Tarihimizi iyi bilmeli, bağımsızlık bilincini güçlendirmeliyiz. ”
İlginç değil mi? Geçenlerde Ankara'daydım. Atatürk'ün, Türk çocuklarının, yabancı mekteplerle yarışacak bir eğitim vermesi için kurdurduğu ve bugün Üniversiteye dönüştürülen   Kurtuluş'taki, eski Ankara Koleji'nin önünden geçerken gözlerim, o binanın bahçesindeki Atatürk büstünün altındaki Atatürk'ün şu sözlerini aradı: “Türk çocukları atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendilerinde kuvvet bulacaktır!”
Bu sözün yerine, Atatürk'ün başka bir vecizesini koymuşlar! Bunlar, Tanzimatçılığın günümüzdeki yansımalarıdır. Günümüzün Atatürkçüsü de, liberali de; Tanzimat'a, l876 Anayasasına, Jön Türklerin 'Hürriyet mücadelelerine', I. ve II. Meşrûtiyetlere övgüler düzer! 
Bakınız, Atatürk, 1.12.1921 tarihinde, Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir konuşmada, Tanzimat kararları ve 1876 Anayasası hakkında neler söylemiş:
 “Sultan II. Mahmut, memleketin idaresini ıslâh etmek, mazharı terakkiyat etmek için teşebbüste bulunmak istedi. Fakat vuku bulan teşebbüsler Avrupa'yı taklit etmek oldu. Avrupa kanunlarını almak, Avrupa nizamlarını almak, Avrupa'nın elbiselerini giymek gibi birtakım ıslah teşebbüslerinde bulundu. Fakat bu, hakikî, müspet bir netice vermedi; veremezdi. Çünkü, ıslahat için taklitçiliğe tevessül edilmişti. Deli Petro dahi taklit ile milletini ıslah etmek istedi. Hakikaten bunda bir taklid dehası vardı. Fakat hiçbir vakit yoktan var eden ve icab eden gerçek bir dehaya mâlik değildi. Onun için, kendi milletini ıslah etmek için tedbirler alırken, milletini Rus olarak tekâmül ettireceğini zannederken Rus değil, bir Alman, bir İngiliz yapmıştır. Hâlbuki bir Rus'un Alman olması mümkün olamadığından, hem kendi benliğini kaybetmiş ve hem de olmak istediği şeyi olamamış ve ortaya böyle müşevveş (karmakarışık, düzensiz) bir yaratıktan başka bir şey çıkmamıştır” der. Atatürk aynı konuşmada yanındaki Kanûn-i Esasi'yi milletvekillerine göstererek sözlerini şöyle sürdürür “Bu kitap, düşmanlarımızı memnun etmek gayesini gözetmiş bir kitaptır. Bu kitabın mahiyetini iyi izah edebilmek için, ulemayı kiramdan bir arkadaşımın bir sözünü tekrar etmeme müsaade buyurunuz (Anayasa çalışmaları için bir Paşa'nın başkanlığında kurulan üçü Hıristiyan olmak üzere on altı memur, on ulema ve iki askerden oluşan heyeti kast ederek), Arz edilen heyet meyanında Filibeli Halil Efendi isminde bir zat varmış.  Sormuş bu heyete ki, 'bu kitabı ne için yapıyorsunuz?  Ve bu kitaptaki hukuka istinaden gelecek olan o mebuslar ne yapacaklar? Niçin onları topluyorsunuz?' Vekillerden hazır olan birisi demiş ki: 'Biz Padişaha meram anlatamıyoruz. Hiç olmazsa milletvekilleri gelsin, belki onlar anlatırlar...' Halil Efendi cevaben: 'Adam sen de' demiş, 'siz ki, bu kadar mizacı hümayuna vâkıfsınız, böyle olduğu hâlde ona meram anlatamıyorsunuz, hariçten gelen bu çıtaklar mı (yabancı, köylü) meram anlatacaklar?' Hoca efendinin güzel sözü ile de sabit olduğu veçhile bu kitabın mahiyetinin millet ile, hâkimiyet ile, irâde-i milliye ile hiç alâkası yoktur. Bu zat, bu kitaba istinaden gelecek milletvekillerinin hiçbir kıymeti bulunamayacağını gayet açık bir şekilde yazıldığı gün ifade etmiştir” (Kâzım Öztürk, “Atatürk'ün Gizli ve Açık Meclis Konuşmaları” s. 672, 676).
Ne var ki, Atatürk'ün, Kanûn-i Esasî ve I. Meşrûtiyet hakkındaki bu anlamlı ve ezber bozacak içerikteki tespitlerinden söz edildiği görülmüş şey değildir! 'İyi saatte olsunlar' bunların bilinmesini istemezler!
Bu ülkenin  vatansever aydınlarını ayağa kaldırıp; yeniden millete kılavuz yapabilmek için, imparatorluğun nasıl çöktüğünün, Atatürk'ün bu milleti nasıl ayağa kaldırdığının ve bu 'Çöküş ve Çözülüş Süreci'ne, yeniden nasıl sokulduğumuzun çok iyi bilinmesi zorunludur. 
İşte bunun için özellikle Atatürk Dönemi çok iyi bilinmelidir. Bu dönemden; Devletimiz ve Milletimiz için yüz akı olan bazı örnekleri hatırladıkça, “Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” sözünü hatırlamadan edemiyoruz. 
Bursa Amerikan Kız Koleji'nde, 3 Müslüman kız öğrencinin Hıristiyan yapılmasına, gösterilen tepkiyi daha önce de yazmıştık. Fakat, Amerika'nın ve Avrupa'nın; millî haysiyetimizi zedeleyen küstahlıkları ile karşı karşıya bulunduğumuz bugünlerde, bir zamanlar nasıl bir devlete sahip olduğumuz bilinsin istedik. 
Amerikan Büyükelçisi Grew'in, 22 Ocak 1928 tarihli günlüğünde, şu not var: “AP ajansı muhabiri Miss Priscilla Ring, bugün saat 16'da beni ziyaret ederek, Bursa'daki Amerikan okulunda üç (kız) öğrencinin Hıristiyan olduğunu, Türk makamlarının olay hakkında soruşturma açmış olduklarını, eğer okulda Türk çocuklarının Hıristiyanlaştırılma çabası saptanırsa okulun kapatılacağı haberini verdi. O tarihte Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey ve yabancı okullarına karşı! Merzifon'daki Amerikan okulunda da araştırma yapılıyor ve öğretmenler odasında bir Türkçe İncil bulunuyor!” 
Büyükelçinin girişimleri bir sonuç vermez ve Bursa Amerikan Kız Koleji 29 Ocak 1928 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılır! Grew 30 Nisan tarihli günlüğüne şu notu düşer: “Dışişleri Bakanlığımıza, Bursa'daki üç öğretmenin üç gün hapse ve üç lira para cezasına mahkûm edildiğini ve avukatın kararı temyiz ettiğini bildiren bir tel çektim” (Joseph Grew, “Gazi ve İsmet Paşa –Çalkantılı Dönem- 1922-1932”, s. 121)!
Grew, son olarak günlüğüne şu çok anlamlı değerlendirmeyi kaydetmiş: “Eğer onlar Amerikan okullarını ve kuruluşların istemiyorlarsa, boğazlarına sarılmayı düşünecek değiliz; KAPİTÜLÂSYONLAR DÖNEMİ GEÇTİ!” 
Evet, Cumhuriyet Yönetimi, misyonerlik faaliyeti yapan bir yabancı okula işte böyle haddini bildirmişti. Bu olayı titizlikle takip eden, Atatürk'ün çok sevdiği ve zamansız ölümü üzerine, mezarı başında, “Evlâdım”  diyerek gözyaşı döktüğü Millî Eğitim Bakanı  Mustafa Necati Bey'di. Bir zamanlar Giresun'umuzun “Zeytinlik” diye anılan, tarihî yöresinde,  o büyük eğitimcinin adına bir ilk okul vardı. Necati Bey İlk Okulu!  Bu okul yıllar önce, yetersiz bulunarak kapatıldı. Fakat hiçbir iktidar, bu değerli eğitimcinin adını başka bir okulda yaşatmayı düşünmedi! 
Bu konuya, Diyanet Dergisi'nde yayınlanan Doç. Şinasi Gündüz'ün bir makalesinde de yer verilmiş. Sayın Gündüz, makalesinde, şu önemli tespitleri yapmış: “Cumhuriyetin kurulduğu sırada Misyoner Kurumları çerçevesinde, Anadolu'da aktif olan çeşitli eğitim kurumları bulunmaktaydı. Ancak ilerleyen dönemde, bunların birçoğu ya kendiliğinden ya da devletin müdahalesiyle kapanmak zorunda kaldı. Örneğin Bursa'da faal olan Amerikan Kız Koleji, burada eğitim gören kızlardan üçünün Hıristiyan olduğu haberlerinin yayılması üzerine bizzat, Atatürk tarafından kapatıldı!”
 Sayın Gündüz, daha sonra da, 'Çok Partili Sisteme geçilmesine ve Türkiye'nin izlediği politikanın dışa açılmaya başlamasına paralel olarak, misyonerlik faaliyetlerinin de yeniden canlanmaya başladığı üzerinde durmuş' (Diyanet Dergisi, Cilt 38: Sayı: 2, s. 18)!
Dün; Diyanet Dergisi'nde, Atatürk Dönemi hakkında böyle bir makale yayınlanabiliyordu. Bugün ise Diyanetin camilerinde, Atatürk'ün isminden bile söz edilmiyor! 
Atatürk'ün dinî konulardaki hassasiyeti hakkında, Falih Rıfkı Atay'ın verdiği şu bilgi de anlamlıdır: “Medenî kanunla, Türk kadınına,  garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, bırakınız ecnebî erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebî kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül edemezdi” (“Çankaya”, s. 410)!
Ey, Atatürk Dönemi'ni, 'Dinsizlik Dönemi' diye karalayanlar! Utanın! 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık