• 26 Kasım 2012, Pazartesi 9:06
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

EZBERLER BOZULMADIKÇA !
 Geçen yazımızda, Sultan II. Abdülhamid'in ve Atatürk'ün Rusya politikası hakkında bazı gerçekleri yazacağımızı belirtmiştik. Birkaç yazımızı bu çok önemli konuya ayıracağız.
Bize 'Kızıl Sultan' ve 'Despot Padişah' olarak tanıtılan Sultan II. Abdülhamid hep karalanmış; Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Partisi 'Demokrasimizin öncüleri' olarak hep yüceltilmiştir. Bilindiği gibi, 'intihar mı etti yoksa öldürüldü mü' konusundaki tartışmaların hâlâ daha sürdüğü Sultan Abdülaziz bir darbe ile tahttan indirilmiş ve yerine V. Murat Padişah olmuştu. Bu padişahın psikolojik sorunlarının meydana çıkması sebebiyle; tahta 5 ay sonra 1876'da II. Abdülhamit çıkarılmıştı. Meşrutiyet yönetiminin ve ilk Anayasamız olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun onun Padişahlığında kabul edildiğini biliyoruz. I. Meşrutiyet ülkemizde, aydınlarımızın verdiği hürriyet mücadelesinin 'ilk büyük zaferi' olarak kabul görür. II. Meşrutiyet ise daha büyük övgülerle anılır. 'İttihat ve Terakki Partisi 'Kızıl Sultan'ın diktatörlüğüne son vermiş ve ülkeye demokrasiyi getirmiştir!'  Yaygın söylem budur. Genellikle hep bu ezber tekrarlanır.   
Devletteki bozulmanın, Tanzimat'ın güttüğü uydulaşma siyasetinden ileri geldiğini gören Osmanlı aydınları, hürriyetleri garanti eden bir Anayasa ve Meşrutiyet yönetimi ile her şeyin düzeleceğini zannetmekteydiler! Avrupa'daki, o hayranlık duydukları gelişmelerin temelinde yatan şeyin güçlü bir devlet ve ekonomi olduğu gerçeğini bir türlü fark edemediler. 
Tarihçi Abdurrahman Şeref Bey, 1876'da ilk anayasa ilân edildiği zaman 'Türkiye'nin kısa zamanda İngiltere gibi olacağını' sandığını söyler! 
II. Meşrutiyet öncesinde de aydınların bakışında  bir  değişiklik yoktur. Hüseyin Cahit Yalçın'a göre,  “Meşrûtiyet olsa, şu yönetim yıkılsa, hürriyet gelse her şey düzelecektir” (“Siyasî Anılar”, s. 29)!  
Yıllar sonra, 1946'da Demokrat Parti'den milletvekili de olacak olan gazeteci Cihat Baban'ın, aşağıda bir özetini verdiğimiz beklentileri de farklı değildir: “Samimî inancım, memleketin artık, ne istediğini bilir, yapıcı bir muhalefete kavuşacağı merkezindeydi. Türkiye de, Avrupa'daki memleketler gibi fikir, söz ve toplanma özgürlüğünün nimetlerinden istifade edecekti. Bu işi tecrübesiyle, Atatürk'e bağlılığıyla, inkılâplara olan saygısıyla başarabilecek tek insan Bayar, kendisini yeni ve mukaddes bir misyona hazırlıyordu.(…) O zaman benim gibiler için, varsa yoksa özgürlüktü… Evet, babalarımızdan bize miras kalan hasret gidecek söz, fikir, basın hürriyeti gelecekti.  Oylarla iktidar değişecekti.  Mutluluk kapımızı artık çalıyordu… O zaman memleketin bütün aydınları da hürriyet gelir gelmez her şeyin değişeceğine kani idiler. Özgürlüğün sihirli varlığı her kördüğümü çözecekti. Ne ekonomik durum, ne köylünün kalkınması, ne sosyal adalet ilkelerinin tatbiki hiç kimseyi ilgilendirmiyor; 'özgürlük' yurdu baştan başa mamureye çevirecek, her yuvaya saadeti sokacak bir tılsım zannediliyordu….” (Cihat Baban, “Politika Galerisi” s. 27-28). 
Bu iyi niyetli fakat dünyanın ve kendi tarihimizin gerçeklerinden habersiz arayışlar 27 Mayıs'la sonuçlanmıştı! 
Kemal Tahir, aydınlarımızın bu hayalciliğini şu sözlerle eleştirir: “Bin yedi yüz bilmem kaçtan beri bizim bir tek savaşımız var: Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmaktan kurtulma savaşı... Biz de daha öncesi kuşaklar gibi, bu sürekli savaşın içinde doğduk. Yeni kuşaklar bizi ölçüp biçerken, kocaman bir imparatorluğun tepemizde aralıksız çatırdadığını hiç akıllarından çıkarmasınlar. Tepenizde hep o çökme çatırtıları... Uyanması olmayan korkulu bir düş. Bu ölüm bunaltısı içinde bir tek umuda varabilmişiz: 'Hürriyet gelecek, Abdülhamid'i despotluğuyla beraber sürüp atacak! Sonra her şey birden düzelecek!' 'Nasıl?' diye sormayı hiç kimse aklına getirmiyor! İmparatorluğun gerçekleri nedir? Hiçbir fikrimiz yok! Hürriyetin ilânından sonra bile böyleydi!  Bizim hürriyet, Avrupa'yı bugünkü hâle getirmiş cankurtaran! Ölü diriltme aracı... Sonunda kendimizi nerede bulsak iyi?  Uçurumun dibinde! Oysa, bizim kuşaklar ne yaptılarsa imparatorluk bu uçuruma yuvarlanmasın diye yapmışlardı” (“Yol Ayrımı”, s. 274)!
Şevket Süreyya Aydemir'in aşağıdaki tespiti de, soyut bir Hürriyet Sevdası içindeki Osmanlı aydınlarının, imparatorluğun geleceği hakkında hiçbir projelerinin olmadığını bize göstermektedir. Aydemir, Moskova'da karşılaştığı İttihatçıların önemli isimlerinden, Dr. Nâzım Bey'e, “1908 inkılâbından önce Türkiye'nin istikbâli için ne düşünürdünüz” diye sorar ve şu cevabı alır: “Biz, 1876 Mithat Paşa Kanûni Esasisi'nin iadesini istiyorduk!” Aydemir'in “Bu Kanûni Esasi'nin (Anayasanın) ana hatları neydi” sorusuna ise âdeta bir kara mizahtan farksız olan şu cevabı verecektir: “Vallahi doğrusunu isterseniz ben bu Kanûni Esasi'yi görmedim. İçinde ne olduğunu da hiçbir zaman öğrenemedim” (“Suyu Arayan Adam”, s. 292)! 
Solun saygın isimlerinden Prof. Niyazi Berkes, Sultan II. Abdülhamid ve I. Meşrutiyet hakkında, aydınlarımızın ezberlerini bozacak nitelikteki şu gerçekçi değerlendirmeyi yapmaktadır: “Tanzimat paşalarının israflı hayatından, Ermeni ve Rum sarraflarıyla, Avrupa bankerleriyle olan dalaverelerinden bıkan halka, Abdülhamid'in ağır başlı, tutumlu, dindar görünüşü, sade giyinişi, çok daha saygı verici geliyordu. Evindeki, çarşısındaki, sokaktaki adam şimdi geleneklerinin huzuru içinde yaşayabilecekti.(…) Abdülhamid rejiminin yönetim sistemi, genel bağlılığı tâ baştan sağladıktan sonra, ne anayasanın, ne de parlamentonun fazla bir önemi kalmıştı.  Ancak teoride ikisi de vardı. 'Abdülhamid'in, anayasayı ve parlamentoyu kaldırdığı iddiası', ancak, onları, ' teoride kalmış organlar olarak askıya alması anlamında' doğrudur. Teoride, ikisi de rejimin sonuna kadar vardı. Yasama gücü olmayan, halk iradesinden doğmamış olan bir parlamentonun zaten gerçekliği yoktu; anayasanın kendisinde bulunan bazı maddeler onu hükümsüz ve gereksiz yapmıştı. Asıl güç, sultan ve halife olarak padişahın etrafında toplandı. Abdülhamid, parlamento yerine bir seri özel danışma komiteleriyle kendini çevreledi. Bu istişare komiteleri siyasî, dinî, askerî sorunlarda Padişaha danışmanlık yapıyorlardı. Bir bakıma Abdülhamid, Yeni Osmanlıların 'İslâm Anayasacılığı' saydıkları “Meşveret Usulünü” onlardan daha tutarlı ve daha doğru yolda uyguluyordu” (“Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 334).
Prof. Niyazi Berkes'in şu tespitleri de, Sultan II. Abdülhamid'in İslâm dünyasına dönük politikasının, o dönemin şartlarına göre ne kadar tutarlı olduğunu göstermektedir: “Realist bir politikacı olan Abdülhamid'in Pan-İslâmcılığı Arap şeyhlerine, mehdîlere, Mısır hidivlerine, Mısır ve Suriye Arap, Yemen ayrılıkçılık akımlarına karşı çevrilmiş bir Pan-İslâmcılıktır. Bunların dışındaki çevrelere karşı yaptığı hareketler, Osmanlı İmparatorluğu dışındaki büyük İslâm dünyasında Osmanlı hilâfetinin prestijini sağlayacak eylemlerdi (Türkiye'de Çağdaşlaşma, s. 356)!
Aydınlarımız bugün de arayış içindeler. Fakat önce 'İleri Demokrasi' ile noktalanan bu Demokrasi Serüvenini iyice bir incelemek gerekmez mi?  
Çinli büyük askerî stratejist Sun Tzu şöyle der: “Eğer düşmanını ve kendini biliyorsan, yüz savaşın neticesinden korkmamalısın.  Eğer kendini biliyor, fakat düşmanını tanımıyorsan, iki savaştan birini kazanabilirsin.  Eğer hem kendini hem de düşmanını tanımıyorsan her savaşta yenilirsin.”   
Vatansever aydınlarımızın gerek Batı'nın ve gerekse ülkemizin tarihi  hakkındaki bu bilgisizliği sürdükçe Sun Tzu'nun belirttiği gibi her savaşta yenilmemiz kaçınılmazdır.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık