• 30 Ocak 2012, Pazartesi 8:59
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

ENERJİDE PİS KOKULAR!
Ünal Erdoğan eski İstanbul Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı; kendisini Ulusal TV'de yaptığı enerji konulu programlardan tanıyoruz. Geçtiğimiz hafta yine enerji konusundaki bir programını izledik. Enerji ihtiyacımızın nasıl çarpıtıldığına dair bazı çarpıcı rakamlar verdi. Bu çarpıtmalardan biri Meclis Enerji Komisyonunda yapılmış. 211 milyar saat olan elektrik üretimimiz; 'Tüketim' olarak belirtilmiş; hâlbuki gerçek tüketim miktarımız 167 milyar kilovat saat!  Aradaki fark kayıp-kaçak! Bunun da sebebi büyük ölçüde teknik yetersizlik ve partizan kadrolaşma! Kayıp kaçak miktarı başka ülkelerde yüzde 5'lere inmiş; bizde ise hâlâ yüzde yirmilerde! Bu miktarın içindeki kaçak kullanım abartıldığı kadar değil.
Gerçeklerin üstü örtüldüğü ve enerji meselesi, muvafığı-muhalifi ile kamuoyu önünde açıkça tartışılmadığı için de müthiş bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Derelerimize yapılması kararlaştırılan HES'ler konusundaki farklı tavırlar da bu kafa karışıklığının bir ürünü. Kaçkarlardaki bir vadiye kurulmak istenen HES'i İdare Mahkemesine başvurarak durduran köylülerden biri ile yapılan bir mülâkatı o çevreye ait görüntüler eşliğinde, gözlerimiz yaşararak seyrettik. HES yapılması planlanan bölgenin el değmemiş güzellikleri, ormanı, bin bir çeşit çiçekleri, kelebekleri ve gürül gürül akan derenin insanın ruhunda yarattığı dinginlik tabiat sevgisinden yoksun bir kişiye ne diyebilir ki? Mülâkat yapılan yöre insanı ben bu toprağa aidim; bu toprakların üzerinde yaşıyorum, ölünce üstüme bu toprağı örtecekler derken ne kadar samimiydi. Ne yazık ki, 'İleri Demokrasi'mizde ona sorulmaya gerek bile görülmeden yaşadığı topraklar üzerinde keyfî bir uygulama yapılabiliyordu.
 Yunus Emre bir şiirinde sağlığı konusundaki ihmâli için “Seni pahaya almadım, onun için kadrin bilmedim” der. Hâlbuki biz bu topraklar için ne bedeller ödedik. Bu kadar büyük bedeller ödediğimiz; kanımızla vatanlaştırdığımız bu topraklara nasıl bu kadar hoyrat davranabiliyoruz?
HES'ler hakkında tam bir kafa karışıklığı yaşanıyor; kimileri HES'lere karşı çıkmayı 'Vatana İhanet'le eş tutuyor!  Vatandaşlarımızın önemli bir bölümü hâlâ, HES'lerin ülkemizin enerji ihtiyacının karşılanmasında vazgeçilmez bir zorunluluk olduğu kanısında.  Hâlbuki konunun uzmanları 4.000 kadar HES tamamlandığında toplam tüketimimizin sadece yüzde 5'i kadar bir elektrik enerjisi üretiminin söz konusu olacağını, bu HES'lere ayrılacak kaynağın bir bölümü ile yüzde 20'ler dolayında olan kayıp kaçağın makul bir düzeye indirilebileceğini  belirtiyorlar.
Diğer yandan, HES'ler, tabiatta müthiş bir yıkıma yol açıyor; bitki örtüsü mahvoluyor. Tabiî ki, arzu edilen, kendi elektriğimizi kendimizin üretmesidir fakat bu santrallerin yol açtığı tabiat tahribatı ve fahiş maliyetler sebebiyle,  'elektriği ithal etsek daha kârlı çıkarız' görüşünü savunanlar olduğunu da hatırlatalım! 
Eski BOTAŞ Genel Müdürü Mete Göknel, her gelene HES kurma izni verildiğini, bir ulusal enerji politikamız bulunmadığını, bugün elektrik üretiminin yüzde 50'sinin doğalgaz çevrim santrallarından sağlandığını, ayrıca kendi kömürlerimiz yerin altında dururken, ithal kömürle elektrik üretildiği üzerinde duruyor. Bu konuda Ankara üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Doğan Aydal şu önemli uyarıyı yapıyor: “Bu tür enerji santrallerinin bitirilme süreleri çok uzundur ve bakım maliyetleri çok yüksektir. Gelişmiş ülkeler HES'leri çoktan terk etmişlerdir. Çağın enerjisi güneştir.  Çevreye zararı yoktur; üretimi neredeyse bedavadır. Dünya, tabiatın korunması için elinden geleni yapıp, alternatif enerji kaynakları üretmenin yollarını ararken HES inşa etmek çok büyük bir yanlıştır.”
Geçen yıl petrol, doğalgaz ve kömür içini dışarıya ödediğimiz para 50 milyar dolar. Enerji konusundaki  uzmanlığı bilinen Necdet Pamir geçen yıl üretilen 211 milyar kilovat saat elektriğin yaklaşık dört katı oranında, henüz devreye alınmamış, hem de yenilenebilir enerji kaynaklarının mevcut olduğunu iddia ediyor.  Buna göre Güneş enerjisi 380 Milyar KWS; Rüzgâr 120 Milyar KWS; Yerli Linyit 110 Milyar KWS; Hidroelektrik 100 Milyar KWS; Biyogaz 35 Milyar KWS; Jeotermal 10 Milyar KWS.  Toplamı 735 milyar KWS ediyor!  Yani dışa bağlı olduğumuz doğalgaz, petrol ve ithal taş kömürüne çuval dolusu para ödemek; HES'lerle tabiatı mahvetmek zorunda değiliz. Vatandaşımız, çiftçimiz, sanayicimiz bu pahalı elektriği kullanmak zorunda değil!
                                          ***
'Müttefikimiz' Fransa yine “Türkiye'ye  Fransız kaldı!” Bu onların tarihî duruşudur. Dün Libya haydutluğunda başı çeken bu Fransa'ya omuz vermiştik! Suriye'ye baskı politikası uygularken bizi destekleyen de bu Fransa'dır! Hâlâ daha, gerekeni yapmayıp, 'Avrupa Değerleri' diye sızlanmak, ensemize atılacak başka tokatlara çanak tutmakla eş anlamlıdır. Ender Türk dostlarından biri olan Alman bilim adamı Prof. Neumark'ın şu sözlerini tekrar hatırlatalım: “Çok samimî olarak ifade edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir.  Asırlardır kilisenin Türk ve İslâm düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince, Müslüman olduğu için sevmez; ama faraza, lâiklik şöyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder. Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındadırlar: 'Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih kalmaz.' Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.   Avrupa'nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa'yı pazar yapmaya başladınız. En az dört yüz yıl Avrupa'da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.  Selçuklular Anadolu'yu, Osmanlılar Balkanları Haçlı Ordusuna mezar ettiler. Sizi silah ile yenemeyenler, kendilerine benzeterek hâkimiyet sağladılar…. Ben Türkiye'ye geldiğimde iki üniversiteniz vardı; şimdi 19 üniversite var. Sizler gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa'nın refahı ve medeniyeti yıkılır.  Yine sizler Avrupa'nın tarihî düşmanısınız ve düşmanı olarak kalacaksınız.”
Adamlar bizim dinimizi bile tanımıyorlar. Meselâ Almanya Hıristiyan ve Musevî vatandaşlarına dinî yardım yaptığı halde Müslümanlığı din olarak tanımadığı için Almanya'da yaşayan Müslümanlara yardım yapmıyor! Bizim hükümetimiz de bu konuda bir gayret sarf etmiyor!  Avrupa gerçeğini görelim ve hâlâ daha 'Ucu açık görüşmelerle' oyalandığımız Avrupa Birliği'ne girmek sevdasından vazgeçelim. Kendi millî programımızı kendimiz yapalım. Bunun için de, önce kendi tarihimizle hesaplaşarak kendi ayağımıza kurşun sıkmak gibi bir garabetten vazgeçelim. Atatürk'ün Millî Ekonomi modelini ve Atatürk'ü yeniden  inceleyelim. Bakınız yıllar öncesinden bugünü gören o büyük insan 13. 8. 1923 tarihinde T.B.M.M. de yaptığı konuşmasında bizi nasıl uyarıyor:  “Efendiler! Bugüne kadar istihsal eylediğimiz muvaffakiyet, bize ancak terakki ve medeniyete doğru bir yol açmıştır.  Yoksa terakki ve medeniyete henüz isal etmiş (ulaştırmış) değildir. Bize ve ahfadımıza düşen vazife bu yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir. Şurasını hatırdan çıkarmamalıdır ki, bu kadar fedakârlıkların semeresini elimizden kaçırmamak ve geçen musibet ve felâketlerin bir daha avdetini gayri mümkün kılacak tedbirleri almak bizim için her günün düşüncesi olmalıdır.   Fakat emin olalım ki, bunun için kuru bir dikkat ve teyakkuz safdilâne bir kıskançlık kâfi değildir. Türk Devletinin istiklâli mukaddestir.  O ebediyen müemmen (emniyet altına alınmış) ve mâsûn olmalıdır. İstiklâl-i Devletin, hayat-ı millet ve memleketin yegâne muhafızı ise Kahraman Ordumuzdur. Binaenaleyh teşkilât-ı askeriyemizin itinâyı mahsusla tanzim ve şânının yükseltilmesi en mühim esaslardandır. Efendiler! Bugün vâsıl olduğumuz sulhun, sulhu ebedî olacağına inanmak elbette safdillik olur. Bu o kadar mühim bir hakikattir ki, ondan bir an bile gaflet, milletin bütün hayatını tehlikeye düşürür.  Şüphesiz hukukumuza, şeref ve haysiyetimize hürmet edildikçe, mütekabil hürmette katiyen kusur etmeyeceğiz. Fakat ne çare ki, zayıf olanların hukukuna hürmetin noksan olduğu veya hiç hürmet edilmediğini çok acı tecrübelerle öğrendik.  Onun için efendiler; bütün ihtimallerin gerektirdiği hazırlıkları yapmakta aslâ geri kalamayız.”
Atatürk'le hesaplaşmak gafletine düşenler; bunlar tarafından zihinleri iğfal edilenler şu sorunun cevabını versinler: Bugün Batılı 'dostların' bize reva gördüğü muamelelere Atatürk döneminde cesaret edilebilir miydi? Fransa şu ahlâksız kararı alabilir miydi?

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık