• 08 Eylül 2017, Cuma 9:18
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

EKSEN KAYMASI MI YAŞIYORUZ?
 İran Genelkurmay Başkanı sayın Hüseyin Bagheri ülkemize üç günlük bir ziyarette bulundu. İki ülke arasında, PKK'ya ortak operasyon dahil, birçok konuda çok önemli mutabakatlar sağlandı. Cumhurbaşkanımız da İran'ı ziyaret edecek! İran'ın 'Pers milliyetçiliği yapmakla' suçlanmasından sonra, yaşanan bu gelişmeler önemlidir.
Rusya ile S- 400 Füze Antlaşması, Şangay İşbirliği Örgütü ile kurulan temas, Suriye konusunda, -Amerika'yı oldukça rahatsız eden- Rusya ve İran'la ortak politika takip etme gayretleri, Astana Süreci ve son olarak İran Genelkurmay Başkanı'nın, kalabalık bir heyetle, -1979 Devrimi'nden sonra ilk kez- Türkiye'yi ziyaret etmesi!
Eksenimiz kayıyor mu ne!
İktidar, onca hatadan sonra, nihayet ve çok şükür Allah'a ki, doğru güçlerle işbirliği yapmak yoluna giriyor. Temennimiz, dış siyasetteki bu ferasetin, içerde de, Millî Birliğimizi pekiştirecek adımlarla sürdürülmesidir.
Sünnî kesimin İran düşmanlığı bilinmeyen bir şey değil. Bunda büyük ölçüde, Batı'nın katkıları olduğu muhakkak! Hatırlanacağı gibi, 1990'lı yıllarda, Doç. Bahriye Üçok, Prof. Muammer Aksoy ve Uğur Mumcu suikastları peş peşe geldiğinde -Batı'nın algı mühendisliğiyle-, halkımız, 'bu suikastları İran'ın yaptığına' inandırılmak istenmişti. Batılı 'dostlar', önce, 'İran size devrim ihraç etmek istiyor' yalanı ile; sonra da, bu suikastları İran'a mal ederek, Türk kamuoyunda ve siyasetinde İran düşmanlığını körüklediler. Batılı 'dostlar' hiç, Türkiye'nin İran'la yakınlaşmasını arzu ederler mi? Bu iki ülke -karşılıklı olarak-, dinî bağnazlıklarını aşarak -Atatürk Dönemi'nde olduğu gibi-, yan yana geldikleri takdirde, Batı, bu coğrafyayı kan gölüne çeviren melun plânlarını kolay kolay uygulayabilir mi?
Yenişafak yazarı sayın İbrahim Karagülle de, kadim bir İran aleyhtarıydı. Bu gazetenin yazarlarından sayın Salih Tuna, İran düşmanlığında dozun kaçırılmasına tepki gösteren bir isimdi. 27 Ocak tarihli yazımızda değindiğimiz gibi, TV NET kanalında, Şiî düşmanlığı yapanları açıkça eleştirmiş ve Halep'teki katliamları yaptığı öne sürülen “İranlı Şiî milisler” deyiminin kullanılmasının çok yanlış olduğuna, bizim, milyonlarca Şiî Türkmen kardeşimiz bulunduğuna dikkat çekerek, Esad yanlısı bu savaşçıların, “İranlı Milisler” olarak tanımlanmasının daha doğru olacağını söylediği için, Yenişafak gazetesinden ayrılmak zorunda kalmıştı!
Ne var ki, AKP'nin yanlış politikası yüzünden karşı karşıya kaldığımız durum, sayın Karagülle'ye, 17 Ağustos tarihli yazısında çok farklı tespitler yaptırmış. Mutlaka okunması gereken, bu yazıdan bazı başlıklar verelim:
“Bir ABD-İngiliz-İsrail haritalandırması ile karşı karşıyayız.
Suriye'nin kuzeyinde oluşturulan haritanın tamamlanmasına çok az kaldı. Terörle mücadele tuzaktır, artık mesele terör değildir. Terörle değil, devletler çatışması ile karşı karşıyayız. Nihaî kararlar alınmalıdır. Şam'la anlaşma dahil! Şam yönetimine karşı bütün öfkemizi bastırmak, takıntılarımızdan kurtulmak zorundayız. Burada, Esed savunuculuğu yapmıyorum. Daha derin, daha kapsamlı bir şeyden söz ediyorum. Suriye'yi bir bütün olarak tutacak adımlar atmaktan, ülkenin ABD işgaline teslim edilmemesinden, (Suriye) parçalandığı anda, Türkiye'nin parçalanma sürecinin başlatılacağından söz ediyorum. Cumhuriyet tarihinin en büyük tehdidir bu. Çünkü, ilk kez, açıktan, Çokuluslu Bir Cephe ile karşı karşıyayız. Öyleyse İran, Rusya ve Şam yönetimi dahil, daha kapsamlı, derin, kalıcı anlaşmalara varmayı zorlamak gerekiyor!”
Sayın Karagülle, bu cümleden olarak, İran Genelkurmay Başkanı'nın Ankara'yı ziyaretinin çok önemli olduğunun üzerinde durmuş.
Yazılarımızı takip edenlerin hatırlayacakları gibi, Suriye konusunda, bir dizi yazı yazarak, meseleye sağduyu ile bakan birçokları gibi, Suriye politikasının yanlış olduğu ve bu politikanın ülkemize çok büyük bedellere mâl olacağı üzerinde durmuştuk. Fakat, Suriye politikasını hararetle destekleyen sayın Karagülle bile, nihayet, bugüne kadarki kayıplarımızın, gelecekteki muhtemel kayıplarımızın yanında devede kulak kalacağını görerek, yanlış politikadan çark etmiştir.
Sayın Karagülle'yi, yaptığı bu dönüş sebebiyle eleştirenler var. Biz, tebrik ediyor ve alkışlıyoruz. Çünkü, önemli olan, bir gerçeğin, geç de olsa görülmüş olmasıdır. Bu bakımdan, Cumhurbaşkanımızın Ürdün ziyareti, Dışişleri Bakanımızın Irak temasları ve 2011 yılından bu yana, ilk kez bir Ürdün Parlamento Heyetinin Şam'ı ziyaret edecek olması önemlidir. Diğer taraftan, sayın Karagülle, Rusya, İran, Irak ve Suriye ile işbirliğini savunarak, aslında Atatürk'ün politikasını savunmuş olmaktadır ki, bu politika, ülkemizin bu coğrafyada, bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesinin yegâne yoludur. Bu gerçeğin, nihayet, bir muhafazakâr gazeteci tarafından görülerek, dillendirilmiş olmasına biz ancak seviniriz.
Yine hemen hemen, sayın Karagülle ile aynı günlerde, Millî Gazete yazarı, sayın Prof. Mehmet Seyfettin Erol'un da, Sadabat Paktı'nın güncellenmesi üzerinde durduğunu hatırlatalım!
Yazılarımızı takip edenler, Atatürk döneminde olduğu gibi, Rusya, İran, Irak ve Suriye ile işbirliğinin, ülkemizin milli menfaatlerinin temel gereği olduğu üzerinde sıklıkla durduğumuzu ve Atatürk'ün Sadabat Paktı'nın güncellenmesinin önemini vurguladığımızı hatırlayacaklardır. Diğer taraftan, bunun pek o kadar kolay bir şey olmadığını da belirtelim! Çünkü, bu ülkede, Atatürk'ten sonra, oldukça güçlü bir Batıcılık rüzgârı estirilmiştir. Daha doğrusu, Atatürk'ün ölümünden sonra, Tanzimatçılık, yani Batı hayranlığı yeniden nüksetmiştir. Bu bakımdan, bu ülkede, çok güçlü bir Batıcı lobi bulunduğu unutulmamalıdır. Bu lobinin, Sol, Sosyal Demokrat, Liberal ve hattâ Muhafazakâr kesimler arasında bile oldukça köklü olduğu bilinmelidir. Çünkü, bu ülkede yaklaşık 70 yıldır, son derece bağnaz bir Amerikancı politika sürdürülmektedir. Bu politikanın mihveri, Sovyet Düşmanlığıydı; 'Sovyet Tehditleriydi!'
Bu milleti on yıllarca, 'Amerika'nın Rusya'ya karşı bizi koruduğu' yalanı ile kandırdılar. Milletin ruh dünyasını bu yalanla şekillendirdiler; gayrimillî politikalarını bu yalanla sürdürdüler.
Şimdi, Atatürk'ün politikasına dönülüyor. Fakat şu çelişkiye bakınız ki, Atatürk'ten söz bile edilmiyor! 26 Ağustos Zafer Haftasının, bütün yurtta, görkemli törenlerle kutlanması gerektiği hâlde, iktidar tutuyor, 26 Ağustos'ta, 1071 Malazgirt Zaferi'nin yıldönümünü öne çıkarıyor! Malazgirt tabiî ki, önemlidir. Fakat, bu coğrafyadaki varlığımızı, 26 Ağustos 1922'de başlayan ve Büyük Zafer'le sonuçlanan Büyük Taarruz'a borçlu olduğumuz nasıl unutulur? Büyük Zafer olmasaydı, Malazgirt'i kutlayabilir miydik? 25 Ağustos akşamı TRT I'de 1071'in kutlandığı bir programa şahit olduk. Katılımcı, ecdadımızın kazandığı bu zaferi anlatıyor fakat bir türlü ecdadımızın adını söyleyemiyor; Türk Milleti diyemiyordu!
Unutanlara, Malazgirt'i kazanan Ordu'nun Türk Ordusu olduğunu hatırlatırız!





MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık