• 01 Ekim 2018, Pazartesi 9:12
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

EĞİTİMİN HÂLİ! (1)
 30 Haziran 2018 tarihinde yapılan Yüksek Öğretim Kurumları (YKS) sınavının sonuçları açıklandı. Sonuçlar vahim! Temel Yeterlilik sınavında ortalama doğru cevaplar, Türkçede 40 soruda 16, Sosyal Bilimlerde 20 soruda 6, Temel Matematikte 40 soruda 5.6, Fen Bilimlerinde 20 soruda 2.8!
Felsefe grubu testinde 12 soruda 2, Matematikte 40 soruda 3.9, Fizikte 14 soruda 0.4, Kimyada 13 soruda 1, Biyolojide 13 soruda 1.6!
Öğretmenlik sınavına giren öğretmenlerimizin durumları da öğrencilerden pek farklı değil!
Bir Çin atasözü eğitimin önemini şu sözlerle vurguluyor: “Bir yıl sonrasını düşünüyorsanız pirinç ekin, 10 yıl sonrasını düşünüyorsanız ağaç dikin, yüz yıl sonrasını düşünüyorsanız insan yetiştirin!”
Eğitim işte bu kadar önemli. Fakat ne yazık ki, Cumhuriyetin Osmanlı'dan devraldığı eğitim sistemimiz perişan bir durumdaydı.
Bazı hatırlatmalar yapalım:
II. Mahmud döneminde, Osmanlı ordusunda uzman olarak görev yapan Alman Mareşali Moltke, “Türkiye Mektupları” isimli kitabında, Osmanlı'daki eğitim durumu hakkında şu bilgileri verir:
“Okuma yazma bilen bir Türk'e 'hafız' yani bilgin denir. Kur'an'ın ilk ve son surelerini ezberleyerek tahsilini tamamlar, dört işlemi pek azı tam olarak bilir. Münevver diyebileceğim ricalden her Türk, fala ve rüya tabirlerine tamamen inanır ve dünyanın yuvarlak olduğunu tasavvur bile edemezdi. Dönmelerden başka bir Avrupa dili konuşan yoktur. Yüksek memuriyetteki Türkler bile kendi dillerinde yazılmış mektupları başkasına okuttururlar” (O. Selim Kocahanoğlu, “31 Mart Ayaklanması”, s. 71).
İşte, Atatürk tarafından kapatılmaları günümüzde bile eleştirilen Medreselerin yetiştirdiği öğrencilerin durumları buydu! Medreseler eğitimdeki yetersizliklerinin yanında, bir de, asker kaçaklarının sığındığı bir yer hâline gelmişlerdi. Çünkü Medrese öğrencileri askere alınmamaktaydılar. Bu yüzden buralarda oldukça fazla sayıda 'ihtiyar delikanlılar' bulmak mümkündü!
Prof. Niyazi Berkes, Paris'e giden Cemiyet üyelerinden birinin hatıralarından, eğitimin önemi konusunda, günümüz aydınlarına da bir ders niteliğindeki şu alıntıyı naklediyor:
“Ben, bir ülkenin öyle üç beş kişinin isteğiyle değiştirilemeyeceğini anlayarak, çabalarımızın yerinde harcanmakta olup olmadığı konusunda büyük bir şüpheye düştüm. Maarifsiz gerçeğe varmanın (yani halk eğitilmeden) imkânsızlığını anlayarak, elime geçen fırsattan yararlanıp, kendimi Paris'te okumaya gelmiş bir öğrenci saymaya başladım” (“Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 281).
Osmanlı aydınları arasında, toplumu dönüştürmek için işe önce eğitimden başlamak gerektiğini ilk fark edenlerin başında gelen isim Şinasi'dir. Şinasi'nin gördüğü bu önemli gerçeğin, az sayıda da olsa, başka aydınlar tarafından da kavranmış olduğu görülüyor.
Eğitim alanındaki en büyük ilerleme, II. Abdülhamid'in padişahlığı döneminde yaşanmıştır. Onun zamanında ilk mekteplerin sayısı 10 misli artarak yirmi bine yükselmiştir. Halkalı Ziraat Mektebi'ni açan odur. Prof. Sina Akşin, günün şartlarına göre, ortaokul seviyesinde, l867'de 108 adet olan ve 7.830 öğrencinin okuduğu Rüştiye sayısının, l895'de 426'ya, öğrenci sayısının 33.469'a yükseldiğini; yine bu dönemde l00 kadar İdadinin kurulduğunu (Lise), bunlarda 5419 öğrencinin bulunduğunu' belirtiyor. Fakat ne var ki, azınlık ve misyoner okullarında okuyan gayrimüslimlerin sayısı 82.000'in üzerindeydi. Osmanlı ülkesinde 14 milyonun üzerindeki Müslüman'a karşılık 4.838.000 gayrimüslim olduğu dikkate alınırsa, Müslümanların eğitim kurumlarının yetersizliği de meydana çıkar. Abdülhamid döneminde bir hayli de Yüksek Öğrenim Kurumu açılır. 1878'de İstanbul'da; 1907'de Selânik, Konya ve Bağdat'ta Hukuk Mektepleri; 1902'den sonra Şam'da Tıbbiye Mektebi, l883'de Sanayi-i Nefise Mektebi, l884'de Ticaret Mektebi, l884'de Mühendis Mektebi, l900'de Darulfünun-u Şahane yani İstanbul Üniversitesi gibi birçok okul açılır (Prof. Sina Akşin, “Türkiye Tarihi”, III. Cilt. s. 179).
1914 yılında, bugünkü Türkiye sınırları içinde yalnızca Amerikan Misyonerler Kurulu örgütüne bağlı 174 misyonerlik vardır. Bunlar 426 okulu ya doğrudan doğruya işletmekte, ya da kontrolleri altında tutmaktaydılar (Avcıoğlu, age. s. 285).
Bu okullardaki eğitimin ana gayesi Türk düşmanlığını yaymaktı! Bu yabancı kolejlerin ve bunlara bağlı misyonerlik kuruluşlarının sayısı Ahmet Ağaoğlu'na göre 1500'ün üzerindeydi. Arap milliyetçi hareketinin liderlerinden Suriyeli Refik Rızzık, Osmanlı Divan-ı Harbi huzurunda, yabancı okullar için şunları söylemektedir: “Ben Fransız mekteplerinde okudum. Bugün Suriye, Irak ve Lübnan'da eşraf ve ağaların evlâdları Cizvit mekteplerinde okumaktadır. Öteki Arap diyarlarında ise İngilizce hâkimdir. Onlar da ya İngiliz, ya da Amerikan kolejlerinde okurlar. Hepsinin gayesi, Türkler hakkında benim sahip olduğum fikirleri telkin etmektir. Hepsi için müşterek düşman Türklerdir” (Necdet Sevinç, Yeniçağ gazetesi, 1.1.2004).
Robert Kolej'de okuyan Müfide Ferit Tek de, ecnebî okulları için şu tespiti yapmaktadır: “Gerçekte buraya Türk giremez demek doğru değildir. Türk girer, fakat Türk çıkamaz!”
Atatürk Türkiye'sinin devraldığı eğitimimiz işte bu durumdaydı!
Atatürk daha İstiklâl Harbi sırasında eğitime el atmıştı. 1928 yılında Lâtin harflerinin kabulünden sonraki en devrimci eğitim hamlesi Köy Enstitüleridir.
Sabahattin Eyüpoğlu, Köy Enstitüleri fikrinin doğuşu konusunda şu bilgileri veriyor: “Bu kurumları, Atatürk'ün, nice bilim adamlarımızdan daha bilimsel davrandığına bir örnek olarak gösterebilirsiniz Atatürk İstiklâl Savaşı'ndan beri, 'Efendimiz dediği, yüzyıllardır hakkını yiyip, kemiklerini dünyanın dört bucağına bıraktığımız, Mehmetçiğiyle, yurdu yeniden kurtardığımız' dediği köylünün aydınlanmasını, çağdaş bir dünya görüşüne ermesini istiyor. Bakıyor ki, sözde bilim adamlarının İstanbul'un birkaç kilometre ötesine bile çıkıp bakmadan, Fransa'da, İsviçre'de gördükleri okul sistemleriyle Anadolu köylerinde dikiş tutturmak mümkün değil. Bakıyor ki, Batı okullarının sadece biçimlerini, dış görünüşlerini görmüş aydınlarımızın kurdukları okullar havanda su dövüyor; okul köyü aydınlatacak yerde köyü karartıyor; ilkin Batılı bilginlere başvuruyor. John Dewey de ona kuracağı okulların Batı okullarına benzemesi değil, Türkiye'nin gerçeklerine uyması gerektiğini söylüyor. Bunun üzerine Atatürk çevresindeki eğitimcileri köy gerçeklerini inceleyip, bir rapor hazırlamak üzere köylere yolluyor. Köy Enstitülerini kuracak olan İsmail Hakkı Tonguç da bunların arasındadır. Verdikleri rapor özetle şudur:
1. Batı taklidi öğretmen okullarından köylere gidenler ya dayanamayıp gitmiş, ya da kalıp köyün karanlığında erimiş, ağanın, imamın yoluna girmişler.
2. Köy okulunda sadece okuma yazma öğrenmiş köylü, dört beş yıl sonra okuma yazmayı bile unutmuş.
3. Ordudan dönüp tarlasını işleyen bazı çavuşlar, köylü çocuklarına kendiliklerinden okuma yazma öğrettikten başka, cumhuriyetin padişahsız bir düzen olduğunu, sıtmanın sivrisinekten geldiğini, otomobilin benzinle, trenin buğuyla işlediğini anlatmışlar!
Atatürk, bu gözlemleri ilgiyle karşılamış ve böylelikle Köy Enstitülerine varacak olan denemeleri başlatmış. Önce Eskişehir'de başlatılan eğitmen kursları, Kızılçullu'daki (İzmir) ilk Köy Enstitüsü'nün dayanağı oluyor (Sabahattin Eyüpoğlu, “Köy Enstitüleri Üzerine”, s. 35). ./…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık