• 05 Ekim 2018, Cuma 9:08
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

EĞİTİMİMİZİN HÂLİ ! (2)
 Hazırlıkları daha Mustafa Kemal'in sağlığında, Saffet Arıkan'la başlayan Köy Enstitüleri bu fikirle doğmuş ve bunun mümkün olduğunu göstermiştir. Fakat, bunun toplumsal yapı üzerinde etki yapacak bir iş olduğu görülünce, çok geçmeden bütün gerici kuvvetler bu plânın üzerine hücum ederek onu yok edeceklerdir! Böylelikle ülke kalkınması için gerçekten çok önemli bir atılım, ne yazık ki, bizzat onu gerçekleştirenler tarafından çelmelenmiş olur! Aslında Köy Enstitülerinin sonunu getiren şey, ülkeyi yönetenlerin Amerika'yla işbirliği yapmaya karar vermiş olmalarıdır. Feda edilen sadece Köy Enstitüleri değildir; Plânlı Karma Ekonomiden de, Millî Eğitim siyasetinden de vazgeçilir!
Çok Partili Dönemde haklarında bir sürü tezvirat yapılan Köy Enstitüleri hakkında, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi öğretim üyesi olan Prof. Niyazi Berkes'in anlattıkları, insanın içini sızlatmaktadır. Bir sosyolog olarak, Köy Enstitülerinde inceleme yapmak isteyen Berkes, güç belâ Orta Öğretim Genel Müdürü Reşat Şemsettin Sirer'den izin almayı başarır. İlk önce Beşikdüzü Köy Enstitüsü'ne gider ve burası için şu değerlendirmeyi yapar: “Ne rahat, ne normal ve ne kadar da çalışkan, başarılı insanlardı. Kız ve erkek öğrenciler bizim üniversitede tanıdığımız öğrencilere benzemiyorlar. Ne ukalâlık, ne politika dedikodusu. Tam kişi özgürlüğü, çalışma disiplini. İlk ve en çok gözüme çarpan şey üretim yapan bir yer oluşu!”
Berkes daha sonra, Eskişehir yakınlarında Çifteler'deki, Hamidiye ve Mahmudiye adındaki iki Enstitüye gider. Müdür Rauf İnan'dır. Bu Enstitüler hakkında da şu değerlendirmeyi yapar: “Rauf İnan da bir harikaydı. Şimdi nasıl bilmiyorum fakat ben, ömrümde o denli çalışkan, çalıştırmasını bilen adam görmemiştim. Hürrem'in (Arman) rahatlığı, sakinliği yerine, onda ateşe benzettiğim bir kişilik vardı. Rauf İnan, gitmeden önce bütün çocukları toplayıp bir konuşma yapmamı istedi. Konuşmaya başlarken; içimde 'bu köylü çocuklarına ne söylerim, ne anlarlar?' diye bir ses vardı. Çocuklar yalnız benim söylediklerimi anlamakla kalmıyorlar, eksik bile buluyorlardı. Soru yöneltmeleri zamanı gelince, bunların benim fakültede bir türlü konuşturamadığım, konuştuklarında da, insanı tartışma açtırdığına bin kez pişman edecek saçma iddiaları ortaya atıp, tartışmayı rezil eden öğrencilere benzemiyorlardı. Nerede öğrenmişlerdi bunları? Bu denli kısa zaman içinde? Soruların hepsi önemliydi. Birbirleri ile yarış edercesine ve tam bir özgürlük içinde konuşuyorlardı. Bu, bir direktörün işi olamazdı. Çocukların kendindeydi. İlk kez içime, Türk insanının geleceği üzerine bir iyimserlik doldu. Bir toplum, doğru yolda gidilirse, bu denli kısa zaman içinde değişebilirmiş” (“Unutulan Yıllar”, s. 250 ve devamı)!
CHP'nin tek parti iktidarının sonlarına doğru, 27 Aralık 1949 tarihinde Amerika ile bir anlaşma imzalanır. “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma” adını taşıyan bu anlaşmanın en önemli özelliği, Türkiye'de Kazanılması Plânlanan, Amerika Yanlısı Kadroların Eğitilme Biçimlerinin Tespiti ve Bu Amaçla Yapılacak Harcamaların Karşılanma Yöntemlerinin Belirlenmesidir!
Yani, demek oluyordu ki, biz, kendi ellerimizle çocuklarımızı Amerika hayranı olarak yetiştirecektik !
Bu anlaşmanın 1.1 ve 2.1 alt maddelerindeki şu hükümler dikkat çekicidir: “Türkiye'deki okul ve yüksek öğrenim kurumlarında, ABD vatandaşlarının yapacağı eğitim, araştırma, öğrenim gibi faaliyetleri ile, Birleşik Devletlerdeki okul ve yüksek öğrenim kuruluşlarında Türkiye vatandaşlarının yapacağı eğitim, araştırma, öğrenim gibi faaliyetleri; yolculuk, tahsil ücreti, geçim masrafları da dahil olmak üzere finanse edilecektir!”
4 üyesi Türk, 4 üyesi Amerikalı olmak üzere kurulan Eğitim Şûrası ise bir başka gaflet örneğidir. Oyların eşitliği hâlinde şûranın üyesi olan ABD Büyükelçisinin oyu iki oy sayılmaktadır (Haydar Tunçkanat, “İkili Antlaşmaların İçyüzü”, s. 48)!
İnanılır gibi değil ama, bu işleyişe göre, gerçekte Amerika, eğitimimize yön verecek komisyonda 5'e 4 sayısal üstünlüğe sahiptir!
Millî kimlik ancak Millî Eğitimle gerçekleşir. Biz bunu çok acı tecrübelerle öğrenmiş bir milletiz. Eğitim hiç, Türkiye üzerindeki karanlık emelleri bilinen yabancılara bırakılabilir mi?
Atatürk'ün Eğitim Devrimi ve eğitime, “Millî Eğitim” ismini vermesi bu bakımdan çok anlamlıdır. Bugün, Eğitim Birliğini yok ederek, çocuklarımızı cahil bırakan; bu suretle, ülkemizin Batı emperyalizminin hâkimiyeti altına girmesine sebep olan medrese benzeri eğitim kurumlarını yeniden diriltmeye çalışmak, çocuklarımızı, Cumhuriyetin önemini idrak edemeyen birtakım sözde dinî vakıf, tarikat ve cemaatlerin eline bırakmak tarihten hiç ders alınmadığını göstermektedir. Bugün yaşadığımız bu savrulmaların sebebi, Cumhuriyetin Millî Eğitim siyasetinin terk edilerek, Batı taklidi ya da Osmanlı dönemine özenen eğitim kurumlarıyla, yeniden Cumhuriyet öncesine dönülmüş olmasıdır. Dünyanın en başarılı yüz üniversitesi içerisinde bir tek Türk üniversitesinin bulunmaması düşündürücü değil midir?
Atatürk, büyük imkânsızlıklar içinde bulunduğumuz İstiklâl Harbi yıllarında bile, yabancıların, burunlarını eğitim işlerimize sokmasına karşı çıkmıştır. Büyük Atatürk'teki şu yüksek Millî Bilince bakar mısınız:
Sakarya'da, Yunan saldırısının püskürtülmesinden sonra, Amerika, İstiklâl Harbi'ni bizim kazanacağımızı görmüş olmalı ki, içinde bulunduğumuz güç şartlardan yararlanmak amacıyla, Ankara'ya, sözde insanî amaçlarla bir teklifte bulunur. Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, bu teklif konusunda, İçişleri Bakanlığı'na bir muhtıra yollayarak, gelecek nesillere de ders niteliğinde olan şu çok önemli uyarıyı yapar:
Ankara, 3 Ocak 1922
İçişleri Bakanlığı'na,
29.12.1921 Gün ve 10319/2423 sayılı yazınız cevabıdır.
Anadolu'da öksüzler yurdu ve örnek çiftlikler vb hayır kurumları açma ve kurma konusunda, Amerika Yakındoğu görevlileri adına yapılan başvuruya vereceğimiz cevabın konusu ve ilkeleri, ilişik muhtırada genişçe açıklanmıştır, efendim.
Muhtıra,
Ankara Büyük Millet Meclisi Hükümeti, ülkenin bayındırlaşmasına, öksüzlerin rahatlamasına, genel sağlık ve ekonomimizin düzeltilmesine yönelik girişim ve çalışmaları teşekkürle kabul eder. Ancak, bu konuda gerek uzak, gerek pek yakın geçmişte, bize oldukça ağıra patlayan deneyimlere dayanarak bir takım kaygılarımızı açıklama gereği vardır.
Şimdiye kadar ülkemizde ekonomik amaçlarla, politik ve bilimsel çalışmalar yapan kurumlar ve yabancılar özellikle aşağıdaki amaçları izlemişlerdir:
l. Ülkemizdeki çalışmalarından korkunç bir kazanç sağlamak!
Bizim için en zararlı olanı bunlardır.
2. Bir bölgede elde edecekleri ekonomik imtiyaza dayanarak o bölgenin sahibi olmaya çalışmak! Bu gibilerin ülkemizde bir daha çalışmalarına kesinlikle izin verilmemesi kararlaştırılmıştır. Böyle yapmakla yalnız kendimize değil, bütün insanlığa olabildiğince büyük hizmet ettiğimize inanıyoruz.
3. Ekonomik amaçla, bilim ve insanlık (yararı) görüntüsü ile yurdumuza gelip, ileride istilâ hazırlamak için, etnik toplulukları gerek hükümete, gerek birbirlerine karşı kışkırtmak!
Bu gibiler hem genel savaşın hem ülkemizdeki korkunç cinayetlerin düzenleyicileridir. ./…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık