• 08 Aralık 2019, Pazar 19:11
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

EĞİTİM, EĞİTİM, EĞİTİM !

Hürriyet Gazetesi yazarı Kanat Akkaya,  bir yazısında Finlandiya'nın nasıl başardığı üzerinde durmuş. Sayın Akkaya özetle şunu söylüyor: “Finlandiya malûmunuz, kendi mucizesini yaratmış bir memleket. 1970'lere kadar neredeyse Türkiye ile paralel… Ekonomisi kırılgan, eğitim sistemi 'fırsat eşitliğine' dayanıyor filân... 1970'lere gelindiğinde 'Madem yanlış gidiyor işler, şimdiye kadar ne yapıyorsak tam tersini yapalım' diyorlar. 1970'lerde devleti küçültüyorlar ve ücretsiz eşit eğitim… Ders saatlerini, ödev ve sınav sayısını azaltarak şahane nesiller yetiştirmeye başlayınca, ülkenin de kaderi değişiyor.  1990'larda ikinci bir eğitim hamlesi geliyor. Bunun yanında, bütçeden yüzde 3.5'luk bir payı Ar-Ge'ye ayırmaya başlayınca Finlandiya yaşadığını gösteriyor. Kişi başına Millî Gelir 48 bin ABD dolarını aşıyor!”
Finlandiya eğitimle gelen başarıya somut bir örnek.
Finlandiya yüzyılın başında çok geri bir ülkeydi.   “Beyaz Zambaklar Ülkesi” isimli kitap, bu ülkenin nasıl geliştiğinin hikâyesini anlatır.  Atatürk, bu kitabı Türkçeye çevirtmiş ve Türk Gençleri tarafından okunmasını istemişti.   Biz bu kitabı, 1950'lerin sonlarında ortaokul sıralarında iken okumuştuk.
Atatürk'ün eğitime ne kadar önem verdiğini biliyoruz. Daha İstiklâl Harbi sürerken, öğretmenlerle bir toplantı yaparak, eğitimimizin sorunlarını tartışmıştı. Bu tartışmalardan, bize has bir uygulama olan, Köy Enstitüleri fikri doğmuştur. 
EĞİTİM DEVRİMİMİZİN 
BÜYÜK ATILIMI:KÖY ENSTİTÜLERİ 
Sabahattin Eyüpoğlu, Köy Enstitüleri hakkında şu bilgileri veriyor: “Bu kurumları, Atatürk'ün, nice bilim adamlarımızdan daha bilimsel davrandığına bir örnek olarak gösterebilirsiniz. Atatürk İstiklâl Savaşı'ndan beri, 'Efendimiz dediği, yüzyıllardır hakkını yiyip, kemiklerini dünyanın dört bucağına bıraktığımız, Mehmetçiğiyle, yurdu yeniden kurtardığımız' dediği köylünün aydınlanmasını, çağdaş bir dünya görüşüne ermesini istiyor. Bakıyor ki, sözde bilim adamlarının İstanbul'un birkaç kilometre ötesine bile çıkıp bakmadan, Fransa'da, İsviçre'de gördükleri okul sistemleriyle Anadolu köylerinde dikiş tutturmak mümkün değil. Bakıyor ki, Batı okullarının sadece biçimlerini, dış görünüşlerini görmüş aydınlarımızın kurdukları okullar havanda su dövüyor; okul köyü aydınlatacak yerde köyü karartıyor; ilkin Batılı bilginlere başvuruyor. John Dewey de ona kuracağı okulların Batı okullarına benzemesi değil, Türkiye'nin gerçeklerine uyması gerektiğini söylüyor. Bunun üzerine Atatürk, çevresindeki eğitimcileri köy gerçeklerini inceleyip, bir rapor hazırlamak üzere köylere yolluyor. Köy Enstitülerini kuracak olan İsmail Hakkı Tonguç da bunların arasındadır. Verdikleri rapor özetle şudur: 
1. Batı taklidi öğretmen okullarından köylere gidenler ya dayanamayıp gitmiş, ya da kalıp köyün karanlığında erimiş, ağanın, imamın yoluna girmişler.
2. Köy okulunda sadece okuma yazma öğrenmiş köylü, dört beş yıl sonra okuma yazmayı bile unutmuş.
3. Ordudan dönüp tarlasını işleyen bazı çavuşlar, köylü çocuklarına kendiliklerinden okuma yazma öğrettikten başka, cumhuriyetin padişahsız bir düzen olduğunu, sıtmanın sivrisinekten geldiğini, otomobilin benzinle, trenin buğuyla işlediğini anlatmışlar!
Atatürk, bu gözlemleri ilgiyle karşılar ve böylelikle Köy Enstitülerine varacak olan denemeleri başlatır. Önce Eskişehir'de başlatılan eğitmen kursları, Kızılçullu'daki (İzmir) ilk Köy Enstitüsü'nün dayanağı oluyor (Sabahattin Eyüpoğlu, “Köy Enstitüleri Üzerine”, s. 35).
Prof. Niyazi Berkes'in, Eskişehir yakınlarında Çifteler, Hamidiye ve Mahmudiye Enstitüleri hakkındaki şu gözlemini bugün içimiz sızlayarak okumaktayız: “Rauf İnan da bir harikaydı. Şimdi nasıl bilmiyorum fakat ben, ömrümde o denli çalışkan, çalıştırmasını bilen adam görmemiştim. Hürrem'in (Arman) rahatlığı, sakinliği yerine, onda ateşe benzettiğim bir kişilik vardı. Rauf İnan, gitmeden önce bütün çocukları toplayıp bir konuşma yapmamı istedi. Konuşmaya başlarken; içimde 'bu köylü çocuklarına ne söylerim, ne anlarlar?' diye bir ses vardı. Çocuklar yalnız benim söylediklerimi anlamakla kalmıyorlar, eksik bile buluyorlardı. Soru yöneltmeleri zamanı gelince, bunların benim fakültede bir türlü konuşturamadığım, konuştuklarında da, insanı tartışma açtırdığına bin kez pişman edecek saçma iddiaları ortaya atıp, tartışmayı rezil eden öğrencilere benzemiyorlardı. Nerede öğrenmişlerdi bunları?  Bu denli kısa zaman içinde? Soruların hepsi önemliydi. Birbirleri ile yarış edercesine ve tam bir özgürlük içinde konuşuyorlardı. Bu, bir direktörün işi olamazdı. Çocukların kendindeydi. İlk kez içime, Türk insanının geleceği üzerine bir iyimserlik doldu. Bir toplum, doğru yolda gidilirse, bu denli kısa zaman içinde değişebilirmiş” (“Unutulan Yıllar”, s. 250 ve devamı)! 
Ne var ki, Türkiye'yi 'Küçük Amerika' yapmaya karar verenler, bu uğurda, Köy Enstitülerini feda etmekten çekinmediler! 27 Aralık 1949 tarihinde Amerika ile bir 'Eğitim Komisyonu' anlaşması imzalanır. Haydar Tunçkanat bu anlaşma hakkında şu bilgileri veriyor: “Anlaşmadaki bütün hükümler kurulacak olan Amerikan Eğitim Komisyonunun Türkiye'de, Türk parası ile, Türk Hükümetinin himayesinde, her türlü Türk denetiminin dışında, Türk Eğitimi hakkında araştırma yapması, bilgi toplaması, gerekli Amerikalı memurların uzman ve araştırmacı olarak okul, üniversite ve Bakanlıklara yerleştirilmesi ve benzeri faaliyetlerini kolaylaştırmak amacını sağlamak için getirilmiştir. Sözde, karşılıklı olan bu anlaşma ile, bağımsız bir devlet olan Türkiye'nin başkentinde, Türk Eğitimi ile ilgili bir Amerikan Eğitim Komisyonu kuruluyor ve Türk Hükümetine, bu komisyonun çalışmalarını kontrol ve denetleme hakkı dahi verilmiyor! (…) Amerika'nın, Türkiye'de kendisine yardım edecek ve işbirliği yapacak, Amerika'da yetiştirilmeye uygun Türk öğrenci, öğretim üyesi ve araştırmacılara ihtiyacı vardır. Amerikalılar tarafından tespit edilen niteliklere uygun olanlar arasından seçilecek bu kimseler eğitim, araştırma veya görgü ve bilgilerini arttırmak üzere Amerika'ya gönderilirler. Bunlardan Amerika'da yararlı olacaklar dolgun ücret ve görev teklifleriyle orada bırakılmakta, bir kısmı da süreleri sonunda Türkiye'ye dönmektedirler. Dönenler de iki gruba ayrılmaktadır: Birinci grup, Amerika hayranı ve onların her şeyini benimseyip Amerikalılaşanlar. İkinci grup da, bunların dışında kalanlar. Bunların her biri hakkında Amerikalılar, hal tercümeleri ve albümler hazırlarlar. Birinci gruba dahil olanlardan en kabiliyetlilerinin gerektiğinde kullanılmak üzere,  Devletin ve Hükümetin en önemli yerlerinde görev almaları sağlanır. Bunların bir kısmı da Amerikan yardım kurulları,  şirketleri ve diğer örgütlerde görevlendirilirler. Bu suretle Amerikalıların Türkiye'deki işbirlikçileri de, zaman içinde çoğalarak örgütlenir (“İkili Antlaşmaların İçyüzü”, s. 42, 51)!
Millî Kimlik ancak Millî Eğitimle gerçekleşir. Biz bunu çok acı tecrübelerle öğrenmiş bir milletiz. Eğitim hiç, Türkiye üzerindeki karanlık emelleri bilinen yabancılara bırakılabilir mi?  Bugün yaşadığımız kültür erozyonunun temel sebebi budur. Millî kültürün dirilmesi, sayın Cumhurbaşkanının söylediği gibi, 'kapı kapı dolaşarak millete dini anlatmakla' olacak iş değildir.  Bu ancak Millî Bir Kültür Politikası ile mümkündür. Tabiî ki, din de bu politikanın önemli bir unsurudur. Ancak temel unsuru değildir. 
Bugün, Çocuklarımızın; Cemaatlerin ve Tarikatların ağlarına düşmeleri seyrediliyor! Bunun devletimiz için bir Beka Meselesi olduğunu ne zaman fark edeceğiz? 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık