• 08 Ekim 2014, Çarşamba 8:34
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

DİNİMİZİ BİLMEMENİN AĞIR BEDELİ! (I)
 Liberal ya da Toplumcu olmaları hiç fark etmez; Batı ideolojilerinin etkisi altındaki aydınlarımız, geri kalışımızın İslâmiyet yüzünden olduğuna inanırlar. Hâlbuki, aydınlarımızın bu yanlış kanaatlerinin aksine, İslâmiyet’in geri kalışımızla hiçbir ilgisi yoktur. Fakat, ne var ki, Kur’ân’ın öngördüğü kamucu düzenden ve dünyadaki gelişmelerden habersiz aydınlarımız, bu büyük yanlışa inanmayı sürdürürler! Peki, bu neden böyledir? Çünkü, emperyalizm, kendi millî ve manevî değerlerine bağlı olan, kendi köklerinden beslenen  aydınları kolay kolay devşiremeyeceğini bilir. Bunun için de, önce, sömüreceği ülkelerin aydınlarını kendi kültürlerinden, köklerinden koparır.  Eğer Millî bir Devletiniz ve Millî bir Kültür Politikanız yoksa bunun engellenmesi mümkün değildir. Ne yazık ki, Atatürk’ten sonra “Küçük Amerika” olmak sevdasına kapılanların sayesinde,  ne Millî Devletten, ne de Millî Kültürden eser kalmıştır!
Batı, Türk aydınlarını teslim alabilmesi için köklerinden, tarihlerinden ve kültürlerinden koparmak gerektiğini çok iyi biliyor ve doğrusu bunu da çok iyi yapıyor.  Aydınlarımızdaki ‘İslâmiyet yüzünden geri kaldık’ ön kabulü de Batı’nın bir enjeksiyonudur. Fakat, Batı’da, geri kalışımızın İslâmiyet’le hiçbir ilgisi bulunmadığını söyleyen namuslu bilim insanlarının bulunduğunu da söylemeliyiz. Şu çok önemli tespit, bu bilim insanlarından biri olan Maxıme Rodınson’a aittir: “Sermaye, Avrupa’daki ve Japonya’daki gibi gelişmediyse, ilk sermaye birikimi Avrupa’daki seviyesine erişmediyse, buna sebep İslâm dini değil, tamamen başka faktörlerdir” (“İslâmiyet ve Kapitalizm”, s. 95)!
 Rodınson kitabında, “Kur’ân’da, şansla ve tesadüfle gelen kazancın yasak edildiğini” belirtiyor ve Peygamberimizin samimî ve güvenilir tüccarı övdüğü ve onların Kıyamet Günü peygamberlerin, adillerin ve şehitlerin arasında yer alacağına dair ve ticarette mutlak bir dürüstlüğün öğütlendiği, malını övmeyi men eden, kusurlarını göstermeyi emreden hadislerinden de örnekler veriyor (Age. s. 49).
 Yani, İslâmiyet ticareti yasaklamıyor; aksine, dürüst ticareti emrediyor!
Rodınson, “Kur’ân, aklın çok büyük bir yer tuttuğu kutsal bir kitaptır” diyor ve Kur’ân’da aşağı yukarı 50 defa akıl fiilinin geçtiği, ‘aklınız yatmıyor mu’, ‘aklınız ermiyor mu’ gibi hitapların da 16 defa geçtiği üzerinde duruyor. Şu tespit de Rodınson’a ait: “Kur’ân ideolojisi bize Eski ve Yeni Ahit’in (Tevrat ve İncil’in) yansıttığı ideolojilerden çok daha üstün derecede bir muhakemeye ve akla yer verir gibi” (Age. s. 1459!
Rodınson, İslâm hukuku ve adaleti üzerinde de şu değerlendirmeyi yapıyor: “Roma hukukuna göre yargılayan Orta Çağ Avrupa’sının yargıcı, genellikle Batı töresinden daha sistemli, daha düzenli ve daha rasyonel olan muazzam Fıkıh’a göre yargılayan Müslüman Kadı’dan çok daha fazla bir şekilde, kesin kurallarla sınırlandırılmış değildi ve karar verirken Kadı kadar bağımsız olamıyordu”  (Age. s. 153).
Bir Hıristiyan’ın, merak edip dinimizi inceleyerek, bu tespitleri yapması ve bizim aydınlarımızın ise nasıl bir hazineye sahip olduklarını bilmemeleri ne hazin.
Fransız Türkolog Jean Paul Roux da, İslâm ülkelerinin geri kalışı ile ilgili olarak, şu tespiti yapıyor: “Genel olarak Asya’nın ve özellikle de Müslüman dünyanın çöküşünden sık sık söz edilmiştir. Bu çöküş, özellikle Batı dünyasının Amerika’yı keşfetmesi ve Avrupa’nın o güne kadar sahip olmadığı bir hareket serbestliği kazanmasını sağlayan deniz keşiflerinin ve Avrupa’daki sanayi devriminin sonucudur. Asya devletlerinin gerileme nedenlerini, onların kendilerinde aramak sık rastlanan bir tutumdur ve bu nedenleri bulmakta çoğu zaman hiçbir güçlükle karşılaşılmaz” (Türklerin Tarihi, s. 336, 356)!
Dünyadaki gelişmelerden habersiz aydınlarımıza göre ise, geri kalışımızın sebebi, başta dinimiz olmak üzere millî değerlerimizdir! Hâlbuki,  asıl sebep, Amerika’nın keşfinin yarattığı gelişmelere bağlı olarak, ticaretin Akdeniz havzasından Okyanusa kayması ve bunun neticesi olarak da, ticarî üstünlüğün Batı Avrupa’nın eline geçmesiydi! Batı’lı ülkelerin yaptıkları keşifler yeni ihtiyaçlar yaratmıştır. Meselâ, okyanusu aşmak için, ticaretin daha hızlı yapılması zorunluluğu ve bu zorunluluğun bir sonucu olarak buharla işleyen gemilerin yapılması gibi!
Batı’daki bu gelişmelerden sadece Osmanlı etkilenmedi; bir havza devleti olan Venedik de çöktü! Sadece Osmanlı değil; tüm dünya Avrupa’nın etkisi altına girdi! III. Selim döneminde, bunun sebepleri araştırılmış ve gerçekten de esaslı raporlar verilmiştir. Fakat devrin şartları gerekli tedbirlerin alınmasını engellemiştir.
Evet, biz Batı’daki gelişmeleri yaşamamış ve bu yüzden Bat’ının iktisadî ve siyasî vesayeti altına girmiştik. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, Cumhuriyet’le birlikte, Tam Bağımsızlığımızı sağladıktan sonra önemli gelişmeler yaşanmıştır. “Atatürk İnkılâbı” ile yapılanlar, bu ülkenin yönetimi ehliyetli, liyakatli ve Millî Duruşu olan insanların ellerinde olduğunda, nelerin başarılabileceğini bize göstermiştir. Ne yazık ki, Atatürk’ten sonra gelenler Türkiye’yi yeniden, emperyalist devletlerin vesayeti altına sokmuştur. Bugün, içinde bulunduğumuz bataktan bizi kurtaracak Çıkış Yolu’nun bulunabilmesi için, Atatürk Dönemi’nin ve sonrasının çok iyi anlaşılması ve aydınlarımızın, bu milletle aralarında bir gönül köprüsü kurmalarını sağlayacak olan, başta dinimiz olmak üzere, temel değerlerimiz konusundaki önyargılarını aşmaları zorunludur. Aydınlarımız kendi öz değerlerimizle barışmadığı takdirde, din istismarını çok başarılı bir şekilde kullanan siyasetçilerin gücünün ve ülkemizin Batı’ya olan bağımlılığının kırılabilmesi mümkün değildir.
Kur’ân’ı ezberlemeye değil, anlamaya çalışmalı; statik değil, dinamik bir anlayışla yorumlamalıyız. Çünkü Kur’ân her devirde, “Yaşayan İnsanlara” hitap ediyor. Sayın Recep İhsan Eliaçık, bu konuda şu değerlendirmeyi yapıyor: “…Biz (1400 yıl önce inen) bu metni o ortamdan alıyor, bu ortama getiriyoruz... Bu metni ortaya çıkaran arka plân ise tüm aktörleriyle birlikte orada kalıyor, çünkü hepsi tarih oldu. İşte bu nedenle, nüzul ortamından uzaklaştıkça ‘Tanrı ne dedi?’ den öte, ne demek istedi? Niçin böyle dedi? Hangi sorunu çözmek için böyle dedi? Sorun neydi ki? Bugün aynı sorun yaşanıyor mu? Bugün için ne anlam ifade ediyor? v.b. sorular kaçınılmaz olmaktadır.”
Eliaçık, “Yaşayan Kur’ân” isimli Meâl-Tefsirinin önsözünde de şu tespiti yapıyor: “Kur’ân, esas itibariyle bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan insanoğluna hitaptır. İnsanı çevresine tepki vermeye çağırır. Onda “Allah şuûru (takva)”  uyandırarak hayat yolculuğunda “birlikte yürümeye”  davet eder. Bu şuûr uyandıktan sonra insan bilgiye kendisi ulaşacaktır. Bilgi ise bütün varlığa saçılmıştır;  tarih, tabiat, hayat.…”
Kur’ân Müslümanlara, çalışmayı ve araştırmayı emrediyor. Nisâ Sûresi 95-96’yı lütfen okuyun, “Gayretle çalışan Müslümanların, oturanlardan ne kadar üstün tutulduğunu” orada göreceksiniz. Peygamberimizin “İlim Çin’de bile olsa gidip öğrenin” hadisini de hatırlatırız! Yani İslâmiyet, Allah’a iman ettikten sonra, yan gelip yatarak, her şeyi Allah’tan beklemeyi öngörmüyor. Yunus Emre’nin, akmakta olan bir çeşmeyi ve kenarında duran tası işaret ederek söylediği, “Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen, bin yıl dahi beklesen kendi dolası değil” dizelerini hatırlatırız!
Bilime sırt çevirerek, ‘ben yaptım oldu’ mantığını benimsedikçe; emaneti ehline vermeyi prensip edinmedikçe, işte deniz kıyısına  yapılan “Şehirlerarası Kara Yolu”  gibi  bilime aykırı  işlerin faturalarını ödemeyi de sürdürürüz.
 
 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık