• 31 Aralık 2012, Pazartesi 9:05
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

'DİKTATÖR' ATATÜRK VE GÜNÜMÜZÜN 'DEMOKRATLARI'
 Başbakanın Kuvvetler Ayrımını hedef alan sözleri bir hayli tartışıldı. Aslında Başbakan mevcut durumu dile getirmekten başka bir şey yapmadı. Evet, her ne kadar Anayasamıza göre Yasama, Yargı ve Yürütme ayrı birer erk olarak tanımlanmış olsa da, uygulamada bunun böyle olmadığı cümlemizin mâlûmudur. Siyasî Partiler Kanunu siyasî partileri 'Tek Adam' partisi hâline getirmedi mi? Cumhurbaşkanını, Milletvekili adaylarını, Belediye Başkanlarını, partilerin il Başkanlarını kim belirliyor? Meclis tarafından seçilen Yüksek Yargı üyelerini gerçekte kim seçiyor? Anayasanın 367. maddesi 'Millî İradenin' gerçekleşmesine bir engel olarak görülmedi mi? Hâlbuki, Cumhurbaşkanının seçilebilmesi için, Meclis'te 367 kişinin bulunması zorunluluğu ile, bir uzlaşmanın arandığı açıktı. Fakat, demokrasi 'halkın seçtiği iktidarın istediğini yapabilmesi' olarak algılandığına göre uzlaşma da ne demek oluyordu ki?
Sayın Başbakan bir konuşmasında, Atatürk'ün de Kuvvetler Birliğini savunduğunu söyledi. Evet, doğrudur, fakat, o dönemin Tek Parti dönemi olduğu ve bu anlayışın benimsenmesinin de 'Kurtuluş' ve 'Kuruluş' sürecinin bir zorunluluğu olduğu unutulmamalıdır. 
Atatürk, Meclis'e her şeyin üstünde önem verirdi. 'Önce ordu' diyenlere O, “Önce Meclis, sonra ordu! Ben, kerameti Meclisten bekleyenlerdenim!” cevabını vermişti. Birinci Meclis'te, Anayasanın kabul edildiği 20 Ocak 1921 tarihine kadar Başbakanlık görevini Meclis Başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa yürütmüştü. Daha sonra Başbakan ve Bakanlar Meclis tarafından seçilmiştir. Bu durum Cumhuriyetin ilânına kadar böyle devam etmiştir. 
 Atatürk, 1924 Anayasasında da olağanüstü yetkilere sahip değildi. Atatürk'ün Umumî Kâtibi Hasan Rıza Soyak bu konuda şunları söyler: “Hep biliyoruz; O'na halifelik ve hayat kaydıyla Cumhurbaşkanlığı da teklif edilmişti; şiddetle reddetti. Teşkil ettiği fırkanın daimî başkanlığını bile kabul etmedi; 'Milletin sevgi ve güvenini kaybetmediğim müddetçe tekrar seçilirim; milletin reyi esastır' diyordu” (Soyak, “Atatürk'ten Hatıralar”, s.59).
Prof. Sina Akşin, Atatürk'ün sınırlı yetkileri hakkında şu bilgiyi vermektedir: “1924 Anayasasında, Meclis'i feshetme yetkisi, hükümetin görüşü alınarak ve gerekçe göstermek koşuluyla, Anayasa taslağında Cumhurbaşkanına tanınmak istendiyse de, Meclis bu yetkinin verilmesini kabul etmez! Anayasa taslağında, Cumhurbaşkanı seçilme süresi 7 yıl olduğu hâlde, Meclis bunu bir seçim dönemi ile yani 4 yılla sınırlar! Cumhurbaşkanı tarafından, on gün zarfında, mucip sebepleri de bildirilmek suretiyle Meclis'e geri gönderilen yasaların, ikinci kez yeniden kabul edilebilmesi için, Meclis'in üçte iki çoğunluğu ile kabul edilmesi koşulu, Meclis çoğunluğunun yeterli olacağı biçimine dönüştürülür”  (Türkiye Tarihi, Cilt IV. s. 137)!
Hasan Rıza Soyak'ın belirttiğine göre, Atatürk, Mahmut Esat Bozkurt ve Şükrü Saraçoğlu gibi genç hukukçuların tavsiyelerine uyarak, kendisine bu yetkilerin verilmesinde ısrar etmemiştir. 
Evet, Atatürk her şeyi tartışır ve ondan sonra karar verirdi. Bugün, 'İleri Demokrasimiz'de böyle bir şey mümkün müdür? Yapılmak istenen yeni anayasada Cumhurbaşkanına, Atatürk'ün bile sahip olmadığı Meclisi feshetme yetkisinin tanınmak istendiğini; ayrıca, Cumhurbaşkanın veto ettiği kanunların Meclis'te yeniden kabulünün ancak milletvekillerinin 5 de 3 oyu ile kabul edilmesi zorunluluğunun getirilmek istendiğini hatırlatalım! 
 Tek Partili dönemde yargı bağımsızlığına büyük önem verildiğini de belirtmeliyiz. Demokrat Parti milletvekili, gazeteci Cihat Baban “Politika Galerisi” isimli kitabında, Demokrat Parti döneminde, yargı bağımsızlığının ortadan kalktığı; İsmet Paşa'nın Millî Şef'lik döneminde bile yargının daha bağımsız olduğu üzerinde durur. Sadece yargı mı? O dönemde üniversiteler de bugüne göre çok daha özgürdü. Nitekim, 1946 yılında, Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinden Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve  Behice Boran'ın, 'o yıllarda yaygınlaşmaya başlayan Komünistlik suçlamasıyla'  üniversiteden atılmalarına Üniversiteler Arası Kurul, Millî Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer'in bütün baskılarına rağmen hayır demiş; bunun üzerine bu öğretim üyeleri, kadroları Meclis'te bir kanunla kaldırılarak, üniversite dışında bırakılmışlardır! İleri Demokrasimizde ise üniversite rektörleri, ODTÜ olaylarını kınamak için talimatla bildiri yayınlıyorlar!
 Ne yazık ki, aydınlarımız mazrufa bakmayıp, şekle taptıklarından, 1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi bir AK Devrim olarak yüceltilir; Tek Parti dönemi ise yerden yere vurulur! Tek Parti dönemindeki bağımsız adalet anlayışına, ünlü Yavuz Harp gemimizin tamiratında yolsuzluk yapıldığı iddiası ile açılan Yavuz-Havuz davası çarpıcı bir örnektir. Bu davanın sonunda, Atatürk'ün yakın arkadaşı Bahriye Bakanı İhsan Bey'in, Yüce Divan'da mahkûm edildiğini ve milletvekilliğinin düşürüldüğünü hatırlatırız!
O dönemde, Yüce Divan'ın, Yargıtay ve Danıştay tarafından, kendi üyeleri arasından seçilen 14 asil ve 7 yedek üyeden oluştuğunu da belirtelim. Günümüzde Yüce Divan üyelerinin bir kısmının Cumhurbaşkanı, bir kısmının da Meclis çoğunluğu tarafından seçilmesinin daha demokratik ve kararlarının daha âdil olduğunu kim iddia edebilir? 
Hasan Rıza Soyak'ın, Atatürk'ün yetkileri konusunda verdiği bir örnek oldukça anlamlıdır. Özellikle Kubilay'ın hunharca katledildiği Menemen hadisesini 'Atatürk, muhalefeti yok etmek için organize etti' gibi çarpık bir anlayışı utanmadan TV ekranlarında savunanlar okusunlar. Atatürk, bağımsız mebuslardan İzmir mebusu Halil Menteş ve Kocaeli mebusu Sırrı Bellioğlu'nun yeniden bağımsız vekil seçilmeleri için aday gösterilmelerini ister. Konuyu Başvekil İsmet Paşa ve parti Genel Sekreteri  Recep Peker ile görüşür. Recep  Peker  “Halil Bey için bir diyeceğim yoktur; fakat Sırrı Bey geçen devre zarfında, çok şiddetli tenkitlerde bulundu, birçok işlerde bizi güç durumlara düşürdü. Bize kök söktürdü.  Onun tekrar Meclise girmesi katiyen doğru olmaz” diyerek itiraz eder. Recep Bey'in nutkunu sonuna kadara sabırla dinleyen Atatürk Peker'e şu cevabı verir: “Elbette konuşacaklar, elbette tenkit edecekler. Biz bu arkadaşların Meclise girmelerini neden teşvik ve ihzar ettik Recep, bir oyun olsun diye mi? Hayır efendim; bilâkis biz onları, gayet ciddî bir düşünce ile işlerimiz hakkındaki fikir ve kanaatlerini açıkça söylesinler, yaptıklarımızı tenkit etsinler, yani yeri boş kalan muhalefetin, bir dereceye kadar olsun vazifesini görsünler diye Meclise getirdik, öyle değil mi? O hâlde, niçin şikâyet ediyorsunuz? Yoksa kendinizden emin değil misiniz, icraatınızda müdafaa edemeyeceğiniz noktalar mı var?” (“Atatürk'ten Hatıralar”, s. 49).
Soyak'ın belirttiğine göre, bu meselede İsmet Paşa da Recep Peker'in tarafını tutar ve Atatürk'ün, milletvekili olmasını istediği Sırrı Bey aday gösterilmez! 1931 yılında yapılan bu seçimlerde Meclis'e 18 muhalif vekil seçilir.
Atatürk'ün, muhalefete, siyasî gücün denetlenmesine ne kadar önem verdiğini görüyorsunuz. İktidar gücünün denetlenemediği bir ülkede demokrasiden söz edilebilir mi?  
Yazımızı, Fransız Büyükelçisi Kont de Chambrun'ün Atatürk hakkındaki fikirleri ile bitirelim: “Mustafa Kemal, hükümdar, diktatör, halife ve daha birçok şeyler olabilirdi fakat büyük adam olmak için O'nun parlak unvanlara ihtiyacı yoktu. Kendisi şüphesiz tahta çıkabilirdi. Fakat basireti buna mani oldu. Kibirsizdi, gösterişi sevmez, övünmesini bilmezdi. Her gün biraz daha filozoflaşıyor, halk arasında kıymeti artıyordu” (H. Rıza Soyak, “Atatürk'ten Hatıralar”, s. 59).

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık