• 23 Nisan 2012, Pazartesi 9:14
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

DİKKAT! BOP PROJESİ UYGULANIYOR!
Bundan aylar önce, Suriye ile ilişkilerimizin gelişmesinin, Batı hayranı aydınlarımız arasında yarattığı 'Batı'dan Kopuyor muyuz?' endişeleri üzerine yazdığımız bir yazıda şu tespitleri yapmıştık: “AKP iktidarı, Suriye ile  “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Anlaşması” imzalayarak, aramızdaki vize uygulamasını kaldırmıştı.  Kendilerini Atatürkçü zanneden bazı çevreler dahil Batı muhipleri, bölge ülkeleri ile kurulan bu yakın ilişkileri 'Batı'dan kopuyoruz' diye eleştirmişlerdi. Biz o zaman, Suriye ile kurulan dostluk ilişkilerinin olumlu bir gelişme olduğunu, Türkiye'nin İran'la, Irak'la ve Suriye ile yakın ilişkiler içinde olmasının Atatürk'ün dış politikasının da esasını oluşturduğunu belirtmiş fakat Suriye ile başlayan yakınlaşmanın ne kadar kendi inisyatifimizle olduğunun araştırılması gerektiği” üzerinde durmuştuk. Nitekim yanılmadık! Yaşanan gelişmeler inisyatifin kimde olduğunu göstermiştir. ABD'nin bölgemizi 'kendi kafasına göre'  yeniden yapılandırmak amacıyla hazırladığı; Condoliza Rice'nin '22 ülkenin sınırları değişecek' diye ilân ettiği BOP, yani Büyük Ortadoğu Projesi uygulanmaktadır; bizim de bu projedeki yerimiz bellidir!
Irak, Tunus, Mısır ve Libya'dan sonra sıra Suriye'ye gelmiştir! Bu bakımdan, aramızda kardeşlik nutukları atılan Suriye ile ilişkilerin bir anda soğuması sürpriz değildir. Geçen yazımızda, Suriye konusunda izlenen politikanın başımızı ağrıtabileceğinden söz etmiştik. Nitekim Suriye, ülkemizin Suriyeli isyancılara verdiği desteği Birleşmiş Milletler'e şikâyet etmiştir. Yandaş basın söz etmese de, neredeyse  'sınıra sıfır noktasında' açılan, tatil köyü lüksüne sahip kamplarda kalan işbirlikçi isyancıların, sık sık Suriye'ye geçerek, Suriye güvenlik kuvvetlerine saldırılar düzenledikten sonra yine ülkemizdeki kamplara geri döndüklerine dair iddiaların yalanlanmamış olduğu bir vakıadır.
Medyamızda sayın Beşar Esad  hakkında çok hayasız bir karalama kampanyası sürdürülüyor. Suriyeli isyancılar, meşrû bir yönetime karşı silahlı ayaklanma içinde oldukları görmezden gelinerek 'mazlum özgürlük savaşçıları' olarak yüceltiliyor; bunların yaptıkları katliamların üstü örtülüyor! Bir televizyon kanalında sayın Hüsnü Maliki'nin, Suriyeli işbirlikçi isyancıların, öldürdükleri asker ve polislerin kafalarını kestiklerine dair açıklamalarını dehşet içinde dinledik. 'Allahu Ekber' diyerek tekbir getiren isyancıların bu yaptıkları Müslümanlığa sığan bir davranış mıdır?
Bölgemizde bizim başrolde gözüktüğümüz gelişmele-rin kendi inisyatifimiz dahilinde olduğu görüşünü savu-nanlar acaba gerçekten buna inanıyorlar mı yoksa görev gereği mi bunları söylüyorlar bilemiyoruz.  Meselâ Zaman gazetesinde İhsan Dağı, bu konuda şu tespiti yapmış: “Yazılanlara bakılırsa 'Batı bizi kandırıyor. Suriye'ye kendisi girmeyecek, bizi sokacak.  Sonra da gelip bizim yerimize kurulacak.' Olacak iş mi? Türkiye bu kadar kandırılası mı? Hükümet Suriye'ye girerse Batı istediği için değil, ilân ettiği nizam-ı âlem ülküsü adına girer.”
Bu zihniyette olanların sayısı az değil; Libya'da neler oldu? Sonuçta kim kazandı, kim kaybetti? On binlerce insanımız Kaddafi'nin Libya'sında çalışıyordu; iş adamlarımız 50 milyar dolarlık işlerini tasfiye etmek zorunda kaldılar. Bunlar ne de çabuk unutuldu! Suriye'ye Nizam-ı Âlem ülküsü adına girermişiz!  Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu da benzer anlayışı savunanlardan.  Nitekim şu sözler sayın Davutoğlu'na aittir: “Orta-doğu'dan çıkışımızın 100. yılı… 1911 ile 1923 yıl-ları arasında neleri kaybetmişsek, hangi toprak-lardan çekilmişsek, 2011 ile 2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. Uluslararası düzeni de yeniden inşa edeceğiz.”
Haçlı İttifakı'nın üyeliği ile hiç Nizam-ı Âlem ülküsü bağdaşır mı?  'Yeni Osmanlı' hayalinin ABD'nin bir tezgâhı olduğunu ve maalesef iktidar katında da bir hayli taraftarı olduğunu biliyoruz.  Bunun bir ABD tezgâhı olduğu dile getirildiğinde, 'Ne yani, hem Batı'ya bağımlılığı eleştiriyorsunuz, hem de Türkiye'nin bölgede etkinlik kurmasına karşı çıkıyorsunuz' gibi kel alâka,  bazı itirazların olduğu da bir gerçek. Türkiye'nin millî politikası, Atatürk döneminde olduğu gibi, 'emperyal amaçlar gütmeden' bölge ülkeleri ile karşılıklı çıkara dayalı bir politika olmalıdır. Fakat ne yazık ki, Haçlılarla ittifak içindeyken böyle bir imkâna sahip olamayacağımız da acı bir gerçektir. Böyle olmasaydı Suriye ile bu kadar kısa bir zaman içinde birbirine 180 derece zıt politikalar söz konusu olabilir miydi?
Batı ittifakına olan bağımlılığımızın kırılabilmesi için önce içimizdeki çok güçlü Batıcı lobinin etkisinin kırılması gerekiyor. Bu yapılabildiğinde, Türkiye güçlü ordusu, güçlü ekonomisi ile bölgenin dostluğu aranılan güvenilir bir ülkesi hâline gelebilir. İnanınız bu söylediklerimiz 'Yeni Osmanlı' tuzağı gibi bir hayal değil, gerçekleşme imkânı çok yüksek bir düşüncedir; gerçekleşmesi için şöyle bir silkinip ayağa kalkmamız yeterlidir.
Mersinli iş adamlarının İran izlenimleri, savunduğumuz bu düşüncelerin bir hayal olmadığını kanıtlıyor. Bu yılın Şubat ayı başında Mersin valisi başkanlığında İran'ı ziyaret eden heyette bulunan Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Şerafettin Aşut'un  izlenim ve önerileri 8 Şubat tarihli Aydınlık gazetesinde yayınlandı. Sayın Aşut, “Batı bizden İran'a ambargo uygulamamızı istiyor fakat İran gezimiz sırasında hayretle gördük ki, İran'ın her yerinde Avrupa'nın büyük petrol şirketleri serbestçe iş yapıyor, Avrupa ve Amerikan malları serbestçe satılıyor.  Bu bizde şaşkınlık yarattı. Böyle bir çifte standart kabul edilemez.  İster vatandaş, ister işadamı, ister bürokrat olsun, her İranlı, görünmez bir elin Türkiye ile İran arasına bir mesafe koyduğunu söylüyor” diyor.
Sayın Aşut'un belirttiğine göre,  Mersin heyeti 5 gün boyunca, Güneydeki Bender Abbas'tan, Tahran ve Tebriz'e kadar gittiği her yerde Türkçe konuşarak anlaşabilmiş! Mersin limanı İran'ın Avrupa ve Akdeniz'e ulaşmasında çok önemli bir işleve sahip.  Tebriz-Van-Mersin demiryolu hattının bir an önce bitirilmesi gerekiyor.
Sayın Aşut İran'daki potansiyelimizi de şöyle tanımlıyor: “ Tüm Avrupa orada. Tüm Uzak Doğu ve Çin orada.  Ancak Türk ürünlerinin çok iyi bir imajı var. Türk ürünleri kaliteli kabul ediliyor. Bu imajı bozmadan iş dünyamız daha atik olmalı, İran'ı tanımalı. Tebriz-Mersin bağlantısı demek, İran'ın yarısını Türkiye'ye bağlamak demektir.”
İran'la ekonomik ilişkilerimiz dünyanın ilk 10 ekonomisine girme hedefi olan bir Türkiye'ye yakışmayan bir durumdadır. Birinci gerçek budur. İkinci acı gerçek ise, sayın Başbakanımızın İran ziyareti sırasında, ABD Büyükelçisi Ricciardone'nin, İran'a ambargo konusundaki küstah talebi ve maalesef, ânında, İran'dan petrol ve doğalgaz alımını düşürmemiz kararıdır.
Emekli bir asker Teori dergisinde, Suriye konusundaki savaş kışkırtıcısı politikamız hakkında şu önemli uyarıyı yapmış: “Türkiye'yi yıpratmak için bir komşusu ile savaşa sürükleyen dış güç, ikinci bir ülkeyi de savaşa dahil ederek bölgeyi toptan şekillendirmek isteyebilir.  Türkiye böyle bir tuzağa düşerse ayrıca bir iç ayaklanma ile karşılaşabilir!” BDP'nin Meclis'te yürüttüğü muhalefetin şiddeti  bu konuda bize bir fikir verebilir!
Bu gerçekler ortadayken, hükümetin Suriye siyasetini 'Nizam-ı Âlem' ülküsü ile izaha çalışmak gafletten öte bir şeydir.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık