• 16 Haziran 2014, Pazartesi 9:28
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

DEVLETİ NE HÂLE DÜŞÜRDÜLER!
 ABD Başkan yardımcısı Biden, Kıbrıs’ta kalıcı çözüm için KKTC’den taviz istiyor. Sorunun çözümüne adadaki liderlerle birlikte müdahil olabileceklerini vurgulayan Biden, ‘Bunu yapabiliriz ve yapacağız da’ diye bir de tehdit savuruyor! Amaçları tabiî ki, ‘Kıbrıs’ta demokrasinin güçlenmesi!’ Yugoslavya’yı, Çekoslovakya’yı, Endonezya’nın Timor adasını ‘demokrasi getirmek bahanesi’ ile parçalamışlardı. Kıbrıs’ı ise birleştiriyorlar! Çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapıyorlar. Demokrasi sadece bir kılıf!  Ne var ki, tarih şuûru olmayan, Batı Aşkı ile gözleri kör olan gaflet içindeki aydınlarımız bu Batılı ‘dostların’ tüm dertlerinin dünyada demokrasinin gelişmesi olduğuna inanıyorlar! Sözde demokrasi getirmek için Irak’a ve Libya’ya yaptıkları kanlı müdahalenin sonuçları meydandadır. İstikrar yok edilmiş ve bölgeye tam bir kaos hâkim olmuştur. Daha dün Musul, sözde dinci, katil çetesi IŞİD’in (Irak-Şam İslâm Devleti) eline geçti. Musul Konsolosluğumuzdaki görevlilerimiz, iktidarın, Esat’a karşı el altından desteklediği iddia edilen bu eli kanlı örgüt tarafından rehin alındı!
Sayın Başbakanımızın da Eş Başkanı olduğu, Büyük Ortadoğu Projesi’nin  (BOP) sebep olduğu kaosu görüyorsunuz.
Sözde Suriye’ye de demokrasi getireceklerdi. Bizim de âlet olduğumuz bu kirli operasyonun sonuçları da meydandadır. Viraneye dönen bir Suriye, ülkemize sığınan bir milyonun üzerinde Suriyeli göçmen ve kendi sınırlarımızda kendi ellerimizle yarattığımız KAOS!
“Yugoslavya’yı, Çekoslovakya’yı ve Timor’u böldüler fakat Kıbrıs’ta 1974’ten beri mutlu bir hayat süren Türkleri niçin Rumlarla bir arada yaşatmak istiyorlar” diye sakın sormayın. Batılı ‘dostlar’ ölçüp biçmişler en doğru yolun bu olduğuna karar vermişler. Bize düşen de uysallıkla itaat etmektir. Yine sakın, “Kıbrıs’ta yaşayan dini, kültürü, kimliği ayrı, tarih boyunca kız alıp vermemiş iki halkı birleştirmek istiyorsunuz da, Türkiye’de bin yıldır birlikte yaşayan, aynı kültürü paylaşan, aynı dine mensup insanları iki ayrı devlete ayırmak için bu gayretiniz niçin” diye de sormayın. Buna hakkımız yok, çünkü iktidarı ve muhalefetiyle, siyasetçisi ve aydınıyla biz, bizi bu coğrafyadan silmekte kararlı olan bu emperyalist devletlere teslim olmuş bir durumdayız. Ve tüm bu yaşananlara rağmen ABD ile ve Avrupa Birliği ile ilişkilerimizi daha da sağlamlaştırmak için âdeta yırtınıyoruz!
1926 Ankara Antlaşması ile Musul’dan vazgeçtik; doğrudur fakat biz o toprakları Irak Devleti’ne bırakmıştık. Şimdi var mı böyle bir devlet? O toprakların eski sahibi olarak söz hakkımız olması gerekmez mi? Tabiî bunun için de önce Tam Bağımsız bir devlet olmamız gerekir!!!
‘Hazmettire hazmettire’ sözde ‘Çözüm Süreci’nde de son aşamaya gelindi! Sırada af var! Başbakanın ‘Millî Ordu’ya Kumpas’ itirafına rağmen, Komutanlar bunun için içeride rehin olarak tutuluyor!  Adım adım Kürt Devleti’ne yani ‘Derin Kaos’a doğru ilerliyoruz. 
Devletimizin içine düşürüldüğü şu acıklı duruma bakın. Güneydoğu bölgemizde yüzleri örtülü terör örgütü mensupları yol kesiyor, kimlik kontrolü yapıyor ve kendilerini dağıtmak isteyen polisi megafonla uyarıyor: “T.C. polisi! Size sesleniyoruz.  Derhal dağılın ve meydanı terk edin. Yoksa müdahale etmek zorunda kalacağız!”
Böyle bir zillete nasıl katlanılıyor?
Askerî birliğimize giren bir hain, askerlerin gözleri önünde, şanlı bayrağımızı gönderden indirip yere atmak cüretini gösteriyor ve bu eşkıya oradan canlı çıkabiliyor! Bağımsızlığın sembolü olan bayrak bir milletin namusudur, haysiyetidir.  Milletin namusunu koruyamayan iktidar da, asker de bu yüz kızartıcı eylemden sorumludur.
PKK’nın çete başlarından Duran Kalkan, PKK’nın Güneydoğu’daki yol kapatma eylemleri hakkında, Kandil’den şu açıklamayı yapmış: “Lice ve Meskan direnişleri daha şimdiden iz bırakan önemli sonuçlar veren direnişler hâline geldi. Bu direnişler sayesindedir ki, AKP Hükümeti İmralı’ya gitmek,  Amed’e gelmek, önder Apo’ya ve halkımıza yalvarmak zorunda kaldı” diyor ve tehditlerini sürdürüyor!
“PKK ile görüşüyorlar diyenler şerefsizdir, namussuzdur. Biz görüşmüyoruz devlet görüşüyor!” aşamalarından işte buralara kadar geldik!
Peki, bütün bunlar nasıl oldu? Devletin çıkarlarını her şartta savunacak cesarete, hukukî güvenceye ve ehliyete sahip Millî Bürokrasimiz yok edildi. Devlet, Millî Bürokrasi demektir. Bugün Millî Bürokrasi’den söz edilebilir mi? ‘Seçilmiş atanmıştan üstündür’ diye yıllarca sürdürülen bir psikolojik harp metodu Millî Bürokrasinin yok edilmesinin aracı olarak kullanılmıştır. Her alanda seçimle gelenler yüceltilmiştir. Üstelik hiçbir alanda kriterler belirlenmeden! ‘Seçimle gelen istediğini yapabilmeli, istediği bürokratla çalışabilmeli’ çarpık mantığının, medyadaki görevlilerin ve demokrasiyi sadece şekilden ibaret zanneden aydınların gayretleriyle topluma da benimsetilmesi günümüzdeki sonuçlara yol açmıştır. 
Peki,  benzemeye çalıştıkları Batı’da da devletler böyle mi yönetiliyor? Hayran oldukları Amerika’dan örnek verelim. Obama ABD Başkanı seçilince, bizim ‘Ulusal’ basının eski Bush’cuları bir anda Obamacı kesilmişler ve Obama’nın bir devrim fırtınası yaratacağını dillendirmeye başlamışlardı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson ise bir gazetemizde yayınlanan mülâkatında, ABD’deki demokrasi gerçeğini şu çarpıcı sözlerle dile getirmişti: “Washington’da Başkan değişir politika kalır. ABD’de iktidardaki partiler değişebilir ama geriye dönüp baktığınızda var olan politikaların yüzde 95’inin değişmeden sürdürüldüğünü görürsünüz. Hedeflerde yeni düzenlemeler yapılabilir.  Ama genelde fazla bir sapma olmaz. Çünkü ülkelerin dış politikaları ulusal çıkarlara dayanır!”
Peki, bu ülkenin, her iktidarın titizlikle takip ettiği Millî bir dış politikası olduğunu söyleyebilir misiniz? Elbette ki, söyleyemezsiniz. Çünkü, Türkiye’deki sözde demokrasi güçlerinin ana görevi millî siyasetin yok edilmesi ve bu devletin kozmopolitleşmesidir. Bu iktidarın, bu milletin adını bile telâffuz edememesini başka nasıl izah edebiliriz? Bu iktidarın mensuplarından ‘Türk Milleti’ sözünü uzunca bir zamandır duyan var mı? Peki, nasıl oluyor da,  Türk Milleti diyemeyip, sadece ‘Millet’ diyenler bu milletin bayrağının sembolü olan Ay-Yıldızlı rozetleri yakalarına takıyorlar?
Önümüzde Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Pek umutlu değiliz fakat hiç ummadığımız gelişmeler de olabilir ve siyasetçilerimiz hiç ummadığımız bir sağduyu ile hareket edebilirler. Sayın Devlet Bahçeli’nin ‘Çatı Aday’ formülü çerçevesinde CHP ve MHP toplumda genel kabul görebilecek bir aday belirleyebilirlerse seçim kazanılabilir. Ne var ki, ‘Çatı Aday’a karşı çıkan ve ‘her parti kendi adayını çıkarsın’ idraksizliğini sürdürenler de var. 1957 seçimlerini hatırlatmak isteriz. Demokrat Parti’den ayrılanların kurduğu Hürriyet Partisi’nin CHP ile birlikte seçimlere katılması söz konusuydu. O zaman CHP’nin bazı ağır topları ‘Biz tek başımıza iktidara gelecek güçteyiz; bunlara niye mebusluk verelim’ bencilliğiyle buna karşı çıkmışlar ve bu yüzden  Demokrat Parti çok az bir farkla seçimleri kazanmış; böylece  27 Mayıs’ın fitili bizzat CHP tarafından ateşlenmişti! Yakın geçmişte, 1994 Yerel Yönetim Seçimlerinde, SHP ve CHP’nin iki ayrı parti olarak seçimlere girmesinin sonucunda İstanbul’da Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’da ise Melih Gökçek çok az bir oy farkıyla seçimleri kazanmışlardı. AKP iktidarının en büyük gücünü de bu iki belediye oluşturmuştur!
Umarız, CHP ve MHP, Türkiye için önemli bir fırsat olan, genel kabul görecek bir ‘Çatı Adayı’ belirlemek konusunda anlaşma sağlarlar. Bunun başarılması, Batılı ‘dostlarımız’ ve bu ülkedeki işbirlikçileri için de çok büyük bir sürpriz olur.
 
 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık