• 12 Ocak 2015, Pazartesi 9:30
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

ÇIKIŞ YOLU VAR! (IV)
 Kur'ân'ın Türkçe Tefsir-Meâlini gerçekleştirmek gibi büyük bir işi başaran  Atatürk, İran'la kurduğu dostluk ilişkileri ile de, bu iki mezhebi birbirine yaklaştıracak  bir büyük adım daha atmıştır. İran Şahının kızı Fevziye'nin,  Sünnî Kral Faruk'la evlenmelerine de, iki mezhebin yakınlaşması girişimi olarak bakılmalıdır. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Atatürk'ün talimatıyla Tahran ve Kahire sarayları arasında kurduğu ilişki ile Kral Faruk'la Fevziye'nin evlenmesinde rol oynamıştır (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”,  s. 1470). 
Bu mezhep çekişmelerinin ortadan kaldırılması Nadir Şah gibi, Atatürk'ün de en büyük arzusu idi. Bu iki büyük devlet arasında, dostluk ilişkilerinin güçlenmesine muvazi olarak, Batı'nın bölgemizdeki etkinliğinin azalacağı da muhakkaktır. 
Amerikalı 'dostlarımızın'  bizi, “İran sizin için PKK'dan daha tehlikelidir!” diye 'uyarmasının' arkasında yatan temel sebep budur. Bu bakımdan, İran'la aramızda bir yakınlık gelişmeye başladığında, basınımızda ânında, İran'daki rejimin  yobazlığından abartılı örnekler verilmeye başlanması da masûm bir lâiklik aşkı sebebiyle değildir. Arkasında Batılı 'dostlarımızın' bulunduğuna emin olabilirsiniz. Nelson Rockefeller'in daha 1956'da, Başkan Eisonhower'a yazdığı mektupta, “Türkiye oltaya yakalanmış balıktır”  değerlendirmesini yaptığını hatırlatalım!  Tabiî ki, Batılı 'dostlarımız', Türkiye'nin bu yemsiz oltaya takılı kalması için her şeyi yapacaktır ve yapmaktadır. 
Dostlarımızın kimler olacağını bile, bizi bu coğrafyadan silmekte kararlı olan 'Müttefiklerimiz' belirliyor! İşte, Atatürk'ten sonra sürdürülen 'basiretli' dış siyasetin sonunda, bin yıl söz sahibi olduğumuz bu coğrafyada, komşularımızla ilişkilerimizin durumu  meydandadır! Bu bakımdan, Rusya Federasyonu Başkanı Putin'in ülkemizi ziyareti önemlidir. Putin, Anıtkabir Özel Defterine şunları yazmıştı: “Rusya, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün anısına derin saygı duyuyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanının ülkelerimiz arasındaki dostane ilişkilerin kurulmasında ortaya koyduğu katkıyı çok değerli buluyoruz!”
27 Mayıs'tan sonra, Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Kruşçev'den Cemal Gürsel'e gelen 28 Haziran 1960 tarihli mesajdaki şu tespitler üzerinde düşünülmelidir: “Eğer, Türkiye tarafsızlık yolunda kalmış olsaydı, kuşkusuz memleketlerimiz arasında en içten ilişkiler kurulmuş olacaktı. Bu durum, ülkelerimize yalnızca yararlar sağlayacaktı. Türkiye'nin kendi imkânlarını, büyük giderler gerektiren askerî hazırlıklar için değil, memleket ekonomisinin kalkınması ve halkının refahı için kullanması imkânı doğacaktı” (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”,  s. 1591)!
Evet, Rusya ile Atatürk dönemindeki dostluğumuzu devam ettirseydik, Atatürk'ün özenle sürdürdüğü Tarafsızlık Siyasetini terk ederek, Batı ittifakı içine balıklama atlamasaydık, her şey  çok farklı gelişebilirdi. Bugün bile hâlâ geç sayılmaz. Nitekim, Rusya Devlet Başkanı da bize, kibarca,  Atatürk'ün temel siyasetinin ne olduğunu hatırlatıyor!
 Bu gerçekçi siyasetin terk edilmesinin bedelini çok ağır ödedik ve ödemeye de devam ediyoruz. Umarız, sayın Cumhurbaşkanının 'konjonktürel olarak' Rusya ile başlattığı bu yakınlaşmanın devamı gelir. Sadece Rusya ile değil, Mısır, İran, Irak ve Suriye ile de dostluk ilişkilerimiz geliştirilmelidir. Bunun için de, Batı patentli 'Yeni Osmanlı' hayalciliği değil, Atatürk'ün, anti emperyalist, Bölge Merkezli, ağabeylik taslamayan, karşılıklı  çıkarlara dayanan Balkan Paktı ve Sadabat Paktı anlayışı rehber edinilmelidir. 
Geçen yıl, bir televizyonda kanalında, Başbakan Adnan Menderes'in 1955 yılında yaptığı bir Lübnan ziyaretinin görüntülerini şaşkınlık içinde seyretmiştik. Her yer Türk bayrakları ile donatılmıştı. Menderes'in arabasını neredeyse havaya kaldıracaklardı! Demek ki, o yıllarda  itibarımız daha devam ediyormuş. Menderes'in ziyaret sebebi, Lübnan'ın da, kurulmakta olan Bağdat Paktı'na girmesinin sağlanmasıydı. Ne var ki, Menderes'in bütün baskılarına rağmen, İngiltere'nin emperyalist çıkarlarını korumak için kurulan bu pakta  Lübnan'dan başka Mısır, Suriye ve Ürdün de katılmadılar! 
Mısır Devlet Başkanı  Nâsır'ı, bu anti komünist Pakt'a katılmaya dâvet eden Dulles'le Nâsır arasında çok çarpıcı bir diyalog var. Nâsır'ın, “Kime karşı bu pakt?” sorusuna Dulles “Rusya'ya karşı” diye cevap verir. Nâsır ise, İngilizlerle mücadelededir ve “İngilizler 70 yıldır topraklarımızda” der (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s.1634)!
 Suriye Devlet Başkanı da, 1956 yılında 'Adnan Menderes'in, Bağdat Paktı'na girmeleri için kendilerine baskı yaptığını, Fransız mandası altında çok çektiklerini, bu yüzden bir emperyalist devletle ittifaka girmelerinin mümkün olmadığını bildirdiklerini' söyler. Menderes, bunun üzerine Suriye'yi işgal etmeye kalkmıştır (Lütfi Akdoğan, Ulusal TV, Temmuz 2012)!
Bugün “Aman Orta Doğu bataklığına bulaşmayalım” diyen aydınlarımızın, Orta Doğu Bataklığı'nın en büyük sorumlusunun, Türkiye'nin Batı'nın çıkarlarına hizmet eden bu gayri millî dış siyaseti olduğunu kavrayamamış olmaları gerçekten hazindir. Türkiye eğer Batı ittifakı içinde yer almamış olsaydı,  yüzlerce yıl adaletle yönettiği ve kendisine karşı hâlâ daha sevgi beslenen bu ülkelerle rahatlıkla bölge merkezli ittifaklar  gerçekleştirebilirdi. Türkiye, Batı ittifakına girdiği tarihten itibaren millî menfaatlerine uygun bir dış siyaset takip edememiştir. Bu bakımdan, komşularımızla ilişkilerimizi değerlendirirken, kendi hatalarımız da gözden uzak tutulmamalıdır. 
Atatürk'ün Sadabat Paktı anlayışı sürdürülseydi, Batı'nın tahrik ettiği Kürt Meselesinde İran, Irak ve Suriye ile ortak bir siyaset takip edebilirdik ve elimiz çok daha güçlü olurdu.  Bugün 'Çözüm Süreci' adı altında ülkemizin bir iç savaşa doğru sürüklenmesinin temel sebebi Batı'ya olan bu bağımlılığımızdır. Bu ittifak içinde kaldıkça, ülke bütünlüğünün korunmasının mümkün olmadığı artık anlaşılmalıdır.  
Bugün kimileri, umutsuzluk içinde, bu durumdan kurtulmamızın mümkün olmadığı gibi bir kanaate sahiptir; kimileri de, samimiyetle bir Çıkış Yolu aramaktadır! Fakat şunu hemen ifade edelim ki, bu ülkede yaşanan tarihi iyi bilmeden, yapılan hataları idrak etmeden gerçekçi bir Çıkış Yolu bulunması mümkün değildir. Bu millet, başına, Tarih ve Türklük şuûruna sahip önderler getirdiğinde neleri yapmaya muktedir olduğunu tarihte birçok defa  ispat etmiştir. Dün, bugün içinde bulunduğumuz durumdan çok daha zor şartlar altında olduğumuz hâlde, bir İstiklâl Harbi vermeyi başarmıştık! Yeniden başarabiliriz. Yeter ki, bu milletin başına  Tarih ve Türklük şuûruna sahip vatansever kadrolar getirilsin.
Sadece tarih şuûru yetmez; bu önder kadro dinimiz konusunda da bilgili olmalıdır.  Evet, vatansever  aydınlar, milletimizi din istismarı ile sömüren zihniyetten daha fazla dinî bilgiye sahip olmak zorundadır. Batı'dan aşırı derecede etkilenen aydınlarımızın, pozitivist düşüncenin etkisi altında, geri kalışımızın temel sebebinin İslâmiyet olduğuna inanmaları, bu ülkedeki Aydın-Halk kopukluğunun temel sebebidir. Hâlbuki, geri kalışımızın İslâm dini ile hiçbir ilgisi yoktur. Aksine İslâm dini çalışmayı emretmektedir. İslâm dini hakkında hiçbir bilgisi olmayan aydınlar, 'Yaşanan Dini', 'Kur'ân'daki Din' zannettiklerinden, İslâmiyet'e ilgi duymamışlardır. Bu da, milletle gönül bağı kuramamalarına sebep olmuştur. Bu boşluğu kimlerin doldurduğu meydandadır. 
Bugün içinde bulunduğumuz kaostan Çıkış Yolu vardır; yeter ki, yakın tarihimizi doğru öğrenelim; Atatürk'ü doğru tanıyalım ve din istismarcılarının milleti Allah'la aldatmalarına imkân vermeyelim. 
'Kemalizm ölmüştür' diyenlere inat, Çıkış Yolu'nun anahtarı Atatürk'tedir; O'nun 1930'larda uyguladığı ve Türkiye'yi şaha kaldıran, bütün mazlûm milletlerin dikkatle takip ettiği millî siyasetindedir. 'Batı'dan kopuyor muyuz? Türkiye Orta Doğu ülkesi mi  olacak?' diye endişelenen Batıcı aydınlarımız şunu iyi bilmelidirler ki, Türkiye bölge devletleri ile güçlü ilişkiler kurduğunda, Batılı ülkeler nezdinde daha itibar kazanacak;  Millî Kalkınmasını daha büyük bir hızla gerçekleştirecektir. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık