• 15 Aralık 2014, Pazartesi 9:30
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

ÇIKIŞ YOLU VAR! (I)
 Devşirilmiş aydınlar, Batı’nın kontrolündeki medya ve sivil toplum örgütleri  milletimiz üzerinde müthiş bir psikolojik harp yürütüyorlar: Efendim, ‘Amerika o kadar güçlü ki, Amerika ile birlikte olursak biz de kazançlı çıkarız. Amerika’ya rağmen hiçbir şey yapamayız. Artık Atatürk dönemindeki gibi bir bağımsızlık  söz konusu olamaz. Günümüzün dünyasında karşılıklı bağımlılık söz konusu!’ Buna benzer söylemlerin etkisi ile millet, ‘Amerika’nın vesayetinden kurtulmamız, Amerikasız yaşamamız artık mümkün değil’ gibi bir karamsarlığa sürükleniyor; milletteki direniş ruhu yok ediliyor. Hâlbuki, bu millet, bugünkünden çok daha güç şartlar altında bir İstiklâl Harbi vermişti.
Atatürk, l Eylül 1924 tarihinde, Dumlupınar’da savaş alanında, şu çok önemli uyarıyı yapmış:  “Bir memleketi zapt ve işgal etmek o memleketin sahiplerine hâkim olmak için kâfi değildir. Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve irâdesi kırılmadıkça, o millete hâkim olmanın imkânı yoktur!”
Evet, bir ülkenin işgali her şeyin sonu demek değil; yeter ki, milletin azim ve iradesi sağlam olsun!
Bugün açık bir işgal altında değiliz fakat nasıl bir zihin kontrolü altında olduğumuz meydandadır. Emperyalizm ve işbirlikçi ihanet çetesi, olanca güçleriyle milletin azim ve iradesini yıkmak, maneviyatını yok etmek için saldırıyorlar. Burada, milletin değerlerinden beslenen aydınlara düşen görev, meşrû her vasıtayı kullanarak, milletin maneviyatını yüksek tutmak gayreti içinde olmak; millete önderlik yapmaktır.Eğer, millî güçler, millete, sahip olduğu gücü fark ettirmeyi başarabilirse, her şey tersine dönebilir.
Evet, Çıkış Yolu vardır ve formülü 1930’larda gizlidir. Atatürk Dönemi önyargısız bir şekilde incelendiğinde Çıkış Yolu’nun ana hatlarını orada bulmamız mümkündür. Bu formülün ana ekseni Atatürk’ün Nutuk’ta ifade ettiği gibi her alanda millî bir siyaset takip etmektir. Batı’lı ‘dostların’ önümüze koyduğu hazır reçetelere itibar edildiği sürece, Batı’ya bağımlılığımızın daha da pekişeceği bilinmelidir. Şunun da çok iyi bilinmesi gerekir ki, bugün Batı’ya bu düzeyde bağımlı olmamızın temel sebebi, Atatürk’ün ölümünden sonra devletimize  Tanzimatçı, Batı hayranı bir zihniyetin hâkim olmasıdır. Bu zihniyetin mensupları ihanetlerini örtbas etmek için Atatürk’ü de ‘BATICI’ olarak tanıtmışlardır. Atatürk Batıcı değildi; O’nun amacı Türk kültürünü muasır medeniyet seviyesinin de üstüne çıkarmaktı.  Prof. Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma” isimli kitabında, Atatürk’ün, ‘Batı’ demediğinin altını çizer!
Atatürk, içerde takip ettiği millî siyasetin yanında, dış siyasette de, Batı’ya bağımlı değil, ekseni Türkiye olan Bölge Merkezli bir siyasetin mimarıydı ki, 1934’te kurduğu Balkan Paktı ve 1937’de, o günün bağımsız Müslüman devletleri olan İran, Irak ve Afganistan’la kurduğu Sadabat Paktı bunun örnekleridir.
Atatürk, Rusya ile, karşılıklı menfaate dayalı ilişkilerin güçlendirilmesinin yanında,  nüfusunun yarısı Türk soylu olan İran’la da dostluk ilişkilerine büyük önem vermişti. Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye çok keskin bir rota değişikliği yaparak yönünü Batı’ya kırmıştır. Kimse, doğru dürüst araştırmadan, kulaktan dolma bilgilerle ‘Dönemin Şartları’ mazeretinin arkasına saklanmasın. Atatürk’ün ölümünden sonra yapılan bu vahim hata, bugün içinde bulunduğumuz durumun temel sebebidir. Bir Çıkış Yolu bulabilmek için bu Rota Sapmasını, eksen kaymasını  çok iyi bilmek zorundayız.
İran’la ilişkilerimiz konusunda, Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu şu değerlendirmeyi yapmış: “Bugün İran’la ilişkilerimize baktığımız zaman, siz tarihini de bilirsiniz, o Çaldıran öncesini de bilirsiniz, sonrasını da bilirsiniz. Hiçbir zaman İran’la ilişkilerimiz, kardeşlik hissiyatı vardır, söylenir ama, böyle mükemmel olmamıştır. İnişli çıkışlı olmuştur. (…)Bugün İran’la ilişkilerimizin limonî olmasının sebebi de Suriye ya da İran’ın bölgedeki politikaları. Biz bunları doğru bulmuyoruz. Özellikle mezhepçi yaklaşım çok tehlikelidir. Çok risklidir. Avrupa’da din savaşlarına baktığımız zaman nelere yol açtığını hepimiz hatırlıyoruz, görüyoruz.”
Cümleler olduğu gibi sayın bakana aittir. Görüldüğü gibi, sayın Bakan İran’ın ‘mezhepçiliğinden’ şikâyetçi!
 “Dinime karışan bari Müselman  olsa” sözünün tam yeri. Allah aşkına! Millî Birliğimizi dinamitleyen ETNİKÇİLİĞİN yanında, bağnaz MEZHEPÇİLİĞİ de tırmandıran bizzat bu iktidar değil mi? Cumhurbaşkanımız ve sayın Başbakan ‘Sünnîliklerini’ açıkça dile getirmiyorlar mı? Mezhepçi bir siyaset takip etmekle suçlanan İran dinî lideri Ali Hamaney’in şu açıklamasına bakar mısınız: “ABD, IŞİD fitnesini canlı tutmaya çalışıyor.(..) Biz mezhebimizin esiri değiliz. Lübnan’daki Şiî Hizbullah’a yaptığımız yardımları, Filistin’deki Sünnî Hamas’a da yaptık!”
Bu iktidar, Irak’ta IŞİD’in katliamına uğrayan Türkmenleri bile ‘Şiî-Sünnî’ diye ayırmadı mı?
Müslüman ülkelerin mezhepçilikle bölünmelerinin sebep olduğu acı sonuçları günümüzde de yaşıyoruz. Kur’ân’ın temel buyrukları ve öğütleri bu kadar açık olduğu  hâlde, Müslümanlar nasıl oluyor da bu kadar mezhebe ayrılıyor ve bu kadar tarikatta saflaşıyor? Kutsal Kitabımız nasıl bu kadar farklı yorumlanabiliyor? Bu bölünme emperyalizme  hizmet etmiyor mu?  IŞİD, El Kaide gibi, emperyalist odakların güdümündeki sözde İslâmcı örgütler,  ‘dinimizin ana mesajını kavrayamamaktan kaynaklanan’ bu bölünmelerden  beslenmiyor mu?
Emperyalizmin, bu sözde İslâmcı terör örgütlerini İslâmiyet’e itibar kaybettirmek için kullandığı bilinmeyen bir şey değil. Fakat ne yazık ki, Müslüman ülkelerin yönetimleri, basını ve  aydınları kontrol altında olduğu için bu oyun bozulamıyor. Yani sözün özü, Müslüman ülkeler tam bağımsız değil! Onun için, önce bu bağımlılığın kırılması ve sonra emperyalizmin sürekli tahrik ettiği mezhep ayrılıklarının yumuşatılması gerekiyor.
Mezhep bağnazlığının aşılmasının yegâne yolu dinimizin ana kaynağı olan Kur’ân’ı doğru anlamaktır ki, bu konuda milletimize ve dinimize en büyük hizmeti yapan insanın Atatürk olduğunu belirtmeliyiz. Niçin Atatürk? Çünkü, Türk Milleti Kur’ân’ı Türkçe okuyup öğrenme imkânını O’na borçludur.
Bu milletin tepesinde saltanat kuranlar, yüz yıllarca ‘Kur’ân dili olan Arapçanın kutsal olduğu, bu yüzden Kur’ân’ın Türkçeye çevrilemeyeceği yalanları ile’ milletimizin Kur’ân’ın ana mesajını öğrenmesini önlediler.
Biz dinimizi daha yeni öğrenmeye başladık!
İslâmiyet’in ana mesajı, Allah’ın birliğine inanmak, sömürüye, köleliğe, adaletsizliğe ve zulme karşı çıkmak; hayırda yarışmak ve paylaşmaktır. Yüce  Peygamberimizin tebliğ ettiği dinin özü budur. Namaz ve Oruç, bizi bu insanlık değerlerine yaklaştırıyorsa bir anlam ifade eder. Müslümanlığın özgürce yaşanması için de millet bağımsız olmalıdır.
 Atatürk’ün inancını sorgulamaya kalkanlar, önce Türkiye’nin   ‘Atatürk döneminde mi yoksa bugün mü daha bağımsız olduğunu’; hangi dönemde kalkınma hızının daha yüksek olduğunu araştırmalıdırlar. Atatürk döneminde kalkınma hızı ortalama yüzde 8’di. AKP iktidarının 2002-2006 ortalaması %5; 2007-2014 arası ise %3,5’tur! Atatürk dönemindeki bu kalkınma hızı, bütçenin dörtte biri Osmanlı borçlarının ödenmesine ayrıldığı hâlde cari açık vermeden sağlanmıştır! Bugünkü ihracatımız,  İthalâtımızın ancak yarısından biraz fazlasını karşılayabiliyor!
 Atatürk dönemini, devleti yönetenlerin ‘Dindarlığını Araştırarak’ sorgulamak hatasına düşenlere yüce Peygamberimizin şu hadisini hatırlatırız: “İnsanlarla ilişkilerinizde onların ibadetlerine değil, dinarla dirhemle ilişkisine bakınız!” Yani ‘işleri düzgün mü, ahlâklılar mı?’ ona bakınız! Peygamberimizin bu önemli uyarısı dikkate alınsaydı, kimse bu milleti ‘Allah’la aldatmaya’ cesaret edebilir miydi?
O bakımdan, Atatürk dönemini 12 yıllık AKP iktidarı ile kıyaslarken, öncelikle devletin adaletle yönetilip yönetilmediğine ve devlet adamlarının ‘Harun gibi gelip Karun gibi gidip gitmediklerine’ bakılmalıdır.
Bu konuya devam edeceğiz.
 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık