• 24 Mart 2019, Pazar 16:53
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

ÇIKIŞ YOLU ARARKEN HATIRLAMAMIZ GEREKENLER! (1)

Türkiye'yi Batı'nın ekonomik ve siyasî vesayetinden kurtarmak iddiasında olan siyasî partiler, önce; “Düşman Kim?” sorusuna açık ve net bir cevap verebilmelidirler.  
Düşmanın kim olduğu konusunda berrak bir düşünceye sahip olamayan ve hâlâ daha, bugün içinde bulunduğumuz çıkmazın sebebi olan Batılı ülkelerden ve Batı'nın reçetelerinden medet umanların kılavuzluğunda, Türkiye aslâ Beka Meselesini ortadan kaldıramaz. Aslında Beka Meselesinin bu kadar boyutlanmasının sebebi de bizzat, millî politikalar uygulamaktan aciz olan bu partilerdir.
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın hazırladığı ve bizzat Dışişleri Bakanı Pompeo'nun açıkladığı İnsan Hakları Raporunun Türkiye bölümünde, Türkiye'nin, FETÖ ve PKK ile mücadelesi kapsamında atılan adımları 'insan hakları ihlâli' sayılıyor!
ABD Başkanı Trump'ın eşi, geçtiğimiz günlerde Oklahama'da FETÖ okulunu ziyaret ediyor.  Arkasından Fetullah Gülen'in sağ kolu olarak bilinen Mevlüt Himi Çınar, Trump'ın inzivaya çekildiği ve “Kış Beyaz Sarayı” olarak adlandırılan “Mar-a-Lago” da ortaya çıkıyor ve bu ziyaretlerin görüntüleri servis ediliyor! Adamlar bize açıkça mesaj veriyorlar! 
Avrupa Parlamentosu'nun son kararı da, Avrupa'nın ikiyüzlülüğünü gösteriyor. Kararda, AB ülkelerinden, Kıbrıs sorununun çözümünde daha aktif rol oynamaları;  Ankara'dan ise, 'Kıbrıs Cumhuriyeti'ni (Kıbrıs Rum Kesimi) resmen tanıması ve doğal kaynak arama ve işletme de dahil olmak üzere egemenlik haklarına saygı duyulması isteniyor!
Bütün bu küstahlıklara muhatap olmamızın nedeni, Amerika ve Avrupa karşısında dik duramayışımızdır. AB üyeliği de Türkiye'nin bağımsızlığı önündeki en büyük engellerden birisidir. Hâlbuki,  Türkiye'nin AB'ye aslâ üye yapılmayacağı bilinmeyen bir şey değildir! Avrupa'nın amacı, üyelik havucu ile, Türkiye'nin AB'ye bağlı kalmasını sağlamaktır! Bunun için de bizi 'İmtiyazlı Üyelik' diyerek oyalıyorlar. Ayrıca şunu da hatırlatalım ki, Avrupa Birliği'ne üye olarak bağımsızlıklarından vazgeçen İspanya, Portekiz, İtalya ve Yunanistan bu yüzden ekonomik krizler içinde debeleniyorlar! Maazallah AB'ye girersek, bizi bekleyen de budur. Kaldı ki, adamlar zaten, bizi AB'ye almayacaklarını söyleyecek kadar açık sözlüler.  Fakat bizde anlamak isteyen yok! 
Almanya'nın Sosyal Demokrat Başbakanlarından Helmut Schmidt, “Türkiye AB'ye Giremez” diye kitap bile yazmıştı! Eski Alman Başbakanlarından Kohl, Türkiye'ye karşı dürüst davranmadıklarını açıkça itiraf etmişti! Angela Merkel'in, Papa 16. Benedictus'la görüştükten sonra söylediği şu sözler de, Avrupa Birliği'yle kan uyuşmazlığımız olduğunu göstermektedir: “Avrupa için Hıristiyan kökenler önemli. Papa ile din özgürlüğünü ve Avrupa'nın rolünü konuştuk. Papa'ya Avrupa'nın anayasa sözleşmesi altında bir kimliğe ihtiyacı bulunduğunu söyledim. Bana göre bu sözleşme, Hıristiyanlık ve Tanrı ile irtibatlandırılmak zorundadır. Zira Avrupa'nın oluşumundaki etken Hıristiyanlıktır!” 
Avrupa Birliği'nin Genişlemeden Sorumlu üyesi Johannes Hahn, bu yılın Mart ayındaki, Türkiye Ortaklık Konseyi Toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, Türkiye'nin AB üyelik süreciyle ilgili, “En ideal durum, Türkiye'nin bu projeyi daha fazla devam ettirmemesi konusunda anlaşmak'  olduğunu; bunun 'en dürüst yaklaşım' olacağını”  söylüyor! Fakat iktidarın ve muhalefetin kutsal hedefi AB'ye üye olmak!
 17 Aralık 2004'te AB, Türkiye ile Tam Üyelik Görüşmelerini başlatmaya karar vermiş ve bunu Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek, gündüz saatlerinde havaî fişeklerle kutlamıştı. Hâlbuki, 2002 yılı Aralık ayında, Kopengah'ta yapılan AB zirvesinde, Alman Dışişleri Bakanı Fischer, “Türkiye hiçbir zaman AB'ye tam üye olamayacak. Onları önce uyutalım, sonra unutalım” diye konuşmaktaydı! 
Bu gerçeklere rağmen,  Millî Devlet yapımızı açıkça hedef alan Avrupa Birliği'ne üye olmakta nasıl bu kadar ısrarlı olunabilir? Böyle bir siyasî zihniyet, ekonomimizi Batı'nın vesayetinden kurtaracak dik duruşu gösterebilir mi? 
Peki, niçin Batı'ya bu kadar bağımlılar? Çünkü, Batı'dan gelen borçla ekonomiyi çevirmeye alışmışlar! Üretim ekonomisine geçerek, üç-beş yıl yaşayacağımız sıkıntıları birlikte göğüsleyerek, Batı'nın ekonomik vesayetinden kurtulmamız söz konusu olduğu hâlde, bunu yapacak cesarete sahip değiller. Ayrıca, şu da bir gerçek ki, rant ekonomisinden beslenen siyasetin böyle bir karar alması da mümkün değil. O nedenle, önce, bu Rantçı Siyaset Taifesinin tasfiye edilmesi; sonra da, Batı ile hesaplaşılması gerekiyor.
İsmet Paşa, 1963 yılında, bu ülkenin Başbakanı olarak, Amerika ile kurulan 'dostluk'  sebebiyle, ülkemizin içine sürüklendiği durumdan bakınız nasıl yakınıyor: “Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum, sonucu bana gelmeden, Washington'un haberi oluyor. Sonucu memurdan önce sefirden öğreniyorum... Böyledir bu işler.  Peygamber edasıyla size dünyaları vaad ederler.  İmzayı attınız mı, ertesi gün gelmişlerdir.  Personeli gelmiştir, üsleri gelmiştir.  Ondan sonra, sökebilirsen sök!  Gitmezler!  Ancak bu meselenin üzerine vakit geçirmeden eğilmek lâzım. Yoksa bağımsız bir dış politika güdemeyiz.  Fakat zannetmeyiniz ki, kolay bir iştir.  Teşebbüs ettiğiniz zaman başımıza neler gelir kestiremem” (Doğan Avcıoğlu, “Türkiye'nin Düzeni”, s. 578)!
Batı'nın ülkemizde bu kadar etkin olabilmesinin sebebi, Atatürk'ün ölümünden sonra, Küçük Amerika olmak sevdası ile verilen bu akıl almaz tavizlerdir. 
27 Aralık 1949 tarihinde imzalanan ve Amerika'ya, eğitimimize müdahale hakkı tanıyan Eğitim Komisyonu Anlaşması bu bakımdan oldukça önemlidir. Bu anlaşmaya göre kurulan Eğitim Komisyonu'nda, dört Amerikalı ve dört Türk bulunmaktadır. Fakat Amerikan Büyükelçisi komisyonun Fahri Başkanı olarak iki oya sahiptir. Yani Amerikalılar ne derse o olmaktadır!  Bu İkili Anlaşmaları, 1971 yılında yazdığı bir kitapla gün yüzüne çıkaran, Tabiî Senatör Emekli Kurmay Albay Haydar Tunçkanat, Amerika ile imzalanan Eğitim Komisyonu Anlaşması hakkında şu çarpıcı değerlendirmeyi yapmaktadır: 
“Anlaşmadaki bütün hükümler kurulacak olan Amerikan Eğitim Komisyonunun Türkiye'de, Türk parası ile, Türk Hükümetinin himayesinde, her türlü Türk denetiminin dışında, Türk Eğitimi hakkında araştırma yapması, bilgi toplaması, gerekli Amerikalı memurların uzman ve araştırmacı olarak okul, üniversite ve Bakanlıklara yerleştirilmesi ve benzeri faaliyetlerini kolaylaştırmak amacını sağlamak için getirilmiştir. Sözde, karşılıklı olan bu anlaşma ile, bağımsız bir devlet olan Türkiye'nin başkentinde, Türk Eğitimi ile ilgili bir Amerikan Eğitim Komisyonu kuruluyor ve Türk Hükümetine, bu komisyonun çalışmalarını kontrol ve denetleme hakkı dahi verilmiyor! (…) Amerika'nın Türkiye'de kendisine yardım edecek ve işbirliği yapacak, Amerika'da yetiştirilmeye uygun Türk öğrenci, öğretim üyesi ve araştırmacılara ihtiyacı vardır. Amerikalılar tarafından tespit edilen niteliklere uygun olanlar arasından seçilecek bu kimseler eğitim, araştırma veya görgü ve bilgilerini arttırmak üzere gönderilirler. Bunlardan Amerika'da yararlı olacaklar dolgun ücret ve görev teklifleriyle orada bırakılmakta, bir kısmı da süreleri sonunda Türkiye'ye dönmektedirler.  Dönenler  de iki gruba ayrılmaktadır: Birinci grup, Amerika hayranı ve onların her şeyini benimseyip Amerikalılaşanlar. İkinci grup, da bunların dışında kalanlar. Bunların her biri hakkında Amerikalılar hal tercümeleri ve albümler hazırlarlar. Birinci gruba dahil olanlardan en kabiliyetlilerinin gerektiğinde kullanılmak üzere,  Devletin ve Hükümetin en önemli yerlerinde görev almaları sağlanır. Bunların bir kısmı da Amerikan yardım kurulları,  şirketleri ve diğer örgütlerde görevlendirilirler. Bu suretle Amerikalıların Türkiye'deki işbirlikçileri de, zaman içinde çoğalarak örgütlenir (“İkili Antlaşmaların İçyüzü”, s. 42, 51!


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık