• 03 Ekim 2019, Perşembe 16:36
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

CELÂL BAYAR'IN HATIRALARI (9)

Erzurum Ilıca'da, söğüt ağaçlarının altında kahveler içilirken,  sempatik, iri vücutlu, beyaz sakallı, yaşlı bir köylü Mustafa Kemâl Paşa'nın dikkatini çeker ve köylüye sorar: “Ağa, böyle nereden geliyorsun?”   “Paşam, Rus gelirken muhacir olmuştum. Çukurova'da idim, şimdi köyüme dönüyorum.” Paşa, düzenin bozuk, emniyetin yoksun olduğu böyle bir zamanda, buralara dönmesinin düşünülecek bir mesele, tedbirsizlik olduğunu, kışın sıkıntı çekeceğini anlatmak ister ve sonra, “Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi?” diye sorar. 
Yaşlı köylü bu soruya şu cevabı verir: “Hayır, Paşam! Çukurova cennet gibi bir yer. Bir eken bin biçiyor. Allah millete zeval vermesin. Bize tarla da verdiler, çayır da. Hamdolsun uşaklar da çalışkandır. Değil Çukurova gibi bir yerden, taştan ekmeklerini çıkarırlar. Çok iyi, çok rahattık. Yalnız son günlerde işittim ki, İstanbul'daki ırz-ı kırıklar bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş.  Geldim ki, göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlar!”
Celâl Bayar şöyle devam ediyor: “Türkün asil ruhunu gösteren bu sözler, onun dâhi mümessili Mustafa Kemâl'in gözlerini yaşarttı. Milleti hakkındaki samimî inancını açıklamaya vesile oldu. Mustafa Kemâl Paşa'dan her zaman şu değişmez düstûr işitilirdi: 'Bu millete inanan kazanır. Büyük millettir. Tarih boyunca harikalar yaratmıştır. Ona güvenen ona dayanan muvaffak olur'” (“Ben de Yazdım”, Cilt III, s. 540).
İNGİLİZ ALBAYI RAWLENSON'A 
VERİLEN DERS!
Erzurum Bölgesinde mütareke hükümlerini kontrole memur olan,  Lord Curzon'un yeğeni Albay Rawlenson, 9 Temmuz 1919 günü Paşa'yı ziyarete gelir. Bu zat bağımsız bir Ermenistan kurulması yollarını araştırmaktaydı. Celâl Bayar hatıralarında bu önemli ziyaret sırasında, Paşa ile Rawlenson arasında  geçen konuşmaya da yer vermiş. 
Rawlenson Mustafa Kemâl Paşa'ya, “İşittiğimize göre, yarın burada bir kongre açacakmışsınız” der (Kongre 10 Temmuz'da açılacaktı. Fakat bazı delegelerin Erzurum'a ulaşamamaları nedeniyle 23 Temmuz'a ertelenmişti).
Atatürk: “ Evet, milletçe açılması kararlaştırılmıştır!” 
Rawlenson:  “Açılmaması daha doğru olacaktır.”
Bu itiraz üzerine Paşa daha yüksek bir sesle,  “Kongre mutlaka toplanacaktır ve gününde açılacaktır. Türk Milleti buna karar vermiştir. Açılmamasını tavsiye eden mütalâanıza, hâkim olan sebepleri bile sormaya lüzum görmüyorum.”
Rawlenson: “Fakat hükümetim bu kongrenin toplanmasına müsaade edemez.”
Mustafa Kemâl Paşa: “Ne hükümetinizden, ne de sizden müsaade istemedik ki,  izin verilip verilmeyeceği bahis konusu olsun!”
Rawlenson: “Kongreden vazgeçmezseniz zor kullanıp toplantıyı dağıtmaya mecbur olacağız.”
Paşa, bu cevaba daha da sinirlenerek, kaşları çatılmış bir vaziyette şunları söyler: 
“Ne bahasına olursa olsun kongre açılacaktır!”
 Sonra hiddetle ayağa kalkar ve Albay Rawlenson'a  “görüşme bitmiştir” der ( “Ben de Yazdım”, Cilt III, s. 544).
Bu konuşma yapıldığı sırada Mustafa Kemâl Paşa, sabaha kadar telgraf başında Vahdeddin'le yaptığı görüşmeden sonra, Padişahın  'geri dön' emirlerine rest çekerek, bütün görevlerinden ve askerlikten istifa etmiş bulunmaktaydı! 
Celâl Bayar bu önemli olayı hatırlattıktan sonra şu değerlendirmeyi yapmış: “8/9 Temmuz 1919 saat 11'de, telgrafhanede makine başında, artık çökmekte olduğunu gördüğü Osmanlı Devleti'nin Paşalık Üniformasını iade ederek, millet sinesinde, kendine güvenen fedakâr bir ferd olarak kaldı ve çalışmaya başladı!”
Mustafa Kemâl Paşa bu durumu Millete ve Orduya şöyle duyurur: “Mübarek vatan ve milleti parçalanmak tehlikesinden kurtarmak, Yunan ve Ermeni emellerine kurban etmemek için açılan Millî Mücadele uğrunda, milletle beraber serbest surette çalışmaya resmî sıfatım ve askeriyem artık mâni olmaya başladı. Bu mukaddes gaye için milletle beraber nihayete kadar çalışmaya mukaddesatım namına söz vermiş olduğum için, pek âşıkı bulunduğum silk-i celil-i askerîye bugün veda ve istifa ettim. Bundan sonra, mukaddes millî gayemiz için, her türlü fedakârlıkla çalışmak üzere, sine-i millette, bir ferd-i mücahit  suretiyle bulunmakta olduğumu tamimen arz ve ilân ederim.”  
MUSTAFA KEMÂL PAŞA'NIN TEVKİFİ İSTENİYOR!
 23 Temmuz'u 24 Temmuz'a bağlayan gecenin saat ikisinde, Mustafa Kemâl Paşa, İstanbul'dan aldığı şifreli bir telgrafla uyarılır. Telgrafın meali şudur: “Hükümet tevkifiniz hakkında askerî ve sivil makamlara emir verdi ve bir beyanname neşrederek sizi 'âsi' tanıdığın ilan etti!”
Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa,  Kâzım Karabekir Paşa'ya şu emri verir: “Kemâl Paşa ve Refet Bey'in hükûmete muhalefetten hemen yakalanmaları ile İstanbul'a gönderilmeleri Bâb-ı Âlice kararlaştırılmış ve mahallî makamlara da lâzım gelen emirler verilmiş olduğundan, Kolorduca ciddî muavenette bulunulması ehemmiyetle rica olunur.”
Kâzım Karabekir Paşa'nın cevabı şudur: “Bir ferd-i millet  olarak vatanın selâmet ve kurtuluşuna çalışan Mustafa Kemâl Paşa'yı ve arkadaşlarını  tevkif edemem. Tevkif teşebbüsü de kanuna aykırı olur ve bu emrinizin, arz ettiğim sebeplerle kolorduca infazına imkân yoktur” (“Ben de Yazdım”, Cilt III, s. 591)!
BAYAR'IN 1924 ve 1961 ANAYASALARI İLE 
İLGİLİ DÜŞÜNDÜRÜCÜ DEĞERLENDİRMESİ: 
“491 numaralı kanunla 1924 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nda (Atatürk Anayasası)  “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” denildikten sonra, yedinci maddesi ile değişik olarak “Meclis, icra yetkisini, kendi tarafından seçilen Reis-i Cumhur ve onun tayin edeceği bir İcra Vekilleri Heyeti marifetiyle kullanır” kaydı konmuştur. Ben ve samimî idealist arkadaşlarım, Demokrat Parti'nin 15 yıl devam eden hayatı boyunca Atatürk Anayasası'nı değiştirmeyi bir dakika bile düşünmedik. Çünkü, bu anayasa vatandaşa en geniş hürriyeti vermekteydi. 1961 Anayasasının karakterine bakıldığında millî iradenin yeni ortaklarını,  ORDU ve AYDIN diye niteleyebiliriz. Millî Güvenlik Kurulu, Aydın, Anayasa Mahkemesi, Üniversite, TRT, Plânlama Kurulu ve hatta Senato! Türk toplumunda Batılı anlamda sınıflar yoktu. Ordu ve Medrese,  halkın içinden gelen bilgiye ve savaşa elverişli kimseler topluluğuydu. Ordu ve Medrese biat etmeden bir padişah tahta çıkamayacağına göre, bunlar bir çeşit  “Müntehib-i Saniler” yani 'İkinci Seçmenler'di.  Atatürk, bu temel gerçeği görmüş ve 1924 Anayasası'nı bu gerçeğin tefekkürü üstüne oturtmuştur. Yani, Ordu'yu ve Aydın'ı devlet ortaklığından çıkarmış, bu görevi halk tefekkürünün mümessilleri sayılabilecek “müntehib-i sanilere” ikinci seçicilere kaydırmıştı! Atatürk Anayasası'nın en derin özelliği budur. Saray'ın kanun yapma ve yürütme yetkisini Büyük Millet Meclisi'ne vermiş, Ordu'nun ve Medrese'nin denetim gücünü seçim mekanizmasına bağlayarak, 'İkinci Seçicilere' kaydırmış ve böylece, devleti en kısa yoldan halka götürmüştür. 1924 Anayasasının güçlerin birleştirilmesi esasına dayanmasının sebebi de budur.  Bütün kuvvet Büyük Millet Meclisi'nde toplanmıştır. Celâl Bayar, Demokrat Parti olarak 'Atatürk'ün anayasasına dokunmadıklarını' söylüyor ki, doğrudur.  Ne yazık ki, 1937 yılında, Devletin Kurucu Felsefesine dahil edilen 6 OK, 'Atatürkçüler' tarafından 1961 Anayasasına konulmamıştır! ./… 
    AMİRAL SONER POLAT'I KAYBETTİK
Türk Denizciliğinin yıldız isimlerinden E. Tümamiral  Soner Polat, son kez “Vira Bismillah” diyerek, ebediyete yürüdü. Türkiye değerli bir evlâdını, büyük bir stateji ustasını kaybetti. Tüm Kemâlistlerin başı sağ olsun. 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık