• 29 Eylül 2019, Pazar 19:04
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

CELÂL BAYAR'IN HATIRALARI (8)

Sivas vâlisi Reşit Bey hatıralarında, Mustafa Kemâl Paşa'yı nasıl karşıladığını, Ali Galip'in nasıl yakalanıp, huzura getirildiğini şöyle anlatır: “Paşa, kaşları çatık ve çehresi asık bir vaziyette Ali Galip'i bir müddet ayakta tuttuktan sonra oturmasını emreder. Ali Galip'i muhatap tutarak ağır bir tevbih nutku irat eder. Kelimelerin silleden farkı yoktu. Ali Galip'in Sivas'ta günlerce oturarak, saman altından su yürütmeğe çalışmasını bayağılıkla vasıflandırıp, kendisini hem tekdir hem tahkir etmekle beraber, hayrete değer münasebetler düşürerek, millî hareketin mahiyeti, hedefi ve kudsiyeti hakkında da onu aydınlatır.  Süt dökmüş kedi gibi duran Ali Galip o derece perişandı;  boyuna ter döküyor, yutkunuyordu.  Mustafa Kemâl Paşa devam etti: “Askerler mert olur, Türk askeri ise meretlerden mert ve pek civanmert olur.  Siz cihanın kabul ettiği bu kaideye istisna mı teşkil ediyorsunuz? Yoksa ordudan ayrılmakla Türk askerine mahsus bütün kıymetlerden de uzak mı düştünüz? Nedir bu yaptığınız? Kime ve kimlere hizmet, yahut kimlere ihanet ediyorsunuz? Hiç düşündünüz mü?” 
Ali Galip birkaç kelime söylemek ister. Fakat Mustafa Kemâl Paşa müsaade ve müsamaha göstermez. Kızgın kızgın ayağa kalkarak şunları söyler: “Size daha ağır muamelede bulunabilirdim. Emekli bir asker olduğunuza hürmet gösterip bu kadarla iktifa ediyorum. Şu kadar ki, aklınızı başınıza almaz, haddinizi  tanımaz, dilinizi kısmazsanız akıbetiniz vahim olur. Haydi buyurun yerinize gidin.” 
SİVAS MÜDAFAAİ 
HUKUK-U MİLLİYE İLE TOPLANTI
Atatürk Sivas'tan ayrılmadan önce, Sivas Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti İdare Heyeti ve diğer ileri gelenlerini toplar ve onlara özetle, şu uyarıcı ve aydınlatıcı konuşmayı yapar: 
“Biliyorsunuz ki, İstanbul fiilen ecnebî askerlerinin işgalindedir. İzmir'i, Adana'yı da resmen ve fiilen işgal ettiler. Bunları bir başlangıç saymak lâzımdır. Arkası gelecektir. Hükümet merkezi aciz bir hâlde, tamamıyla düşmanlarımızın nüfûz ve tesiri altındadır. Onlardan isabetli, azimli tedbirler, hareketler beklemek, zaman kaybederek, tekmil mevcudiyetimizi mahv ve izmihlâle mahkûm etmek demektir. Tarihimizde emsali görülmeyen bu feci durum karşısında bütün memleket evlâdıyla, siyasî ve şahsî her türlü ihtilâf ve hissiyatı bertaraf etmek, muhtelif cemiyet ve kurullarla tek nam altında birleşerek bu işgal ve istilâlara karşı fiili mukavemete başlamak lâzımdır. (…) Sırf bu maksatla Anadolu'ya geldiğimi sizlere açıkça söylemek isterim. Burada bir sual varit olabilir. Diyeceksiniz ki, 'Dünyanın en kuvvetli askerî bir devleti Almanya ve Avrupa'nın büyük devletlerinden Avusturya-Macaristan ve Balkan Devletlerinden Bulgaristan'la yani dört devletle müttefik olduğumuz hâlde mağlup olduk. Galip hasımlarımıza karşı bu defa tek başımıza bahusus tamamen ezgin, her suretle bitkin bir hâlde iken, mukavemet için tekrar silâha sarılarak muvaffak olmak nasıl mümkün olur?' Buna cevap olarak sizlere şunu söyleyebilirim ki, düşmanlarımızdan büyük devletlerin üzerimize ordular sevki ile, yeni baştan bir mücadele ve muharebeye girmelerine, bugünkü dahili ve askerî durumları asla müsait değildir. Bundan emin olmak lâzımdır. Bizim mukavemetimize karşı kullanacakları tek kuvvet ve silâh Yunan ordusudur.  Bir taraftan birkaç ay gerilla  (çete) harbiyle düşmanı meşgul eder, diğer taraftan yeni baştan ordumuzun tanzim ve takviyesi ile muntazam bir cephe kurarsak, Yunan ordusunun behemehâl hakkından geliriz.  Bu netice de, bize millî hudutlarımız içinde mevcudiyet ve mutlak istiklâlimizi temin edecektir. Eğer böyle yapmaz da, mukadderatımızı, iradesine sahip olmayan, mutlak acizlik ve ümitsizliğe mahkûm bulunan Hükümet-i Merkeziyenin itaatkâr siyasetine, düşmanlarımızın adalet ve merhameti-ne ümidimizi bağlayacak olursak, bir seneye varmadan tekmil sahillerimizin, şimendifer merkezlerimizin, mühim vilâyetlerimizin İzmir ve Adana'nın akıbetine uğrayacağına; Doğu vilâyetlerimizde bir Ermenistan, Karadeniz bölgesinde bir Pontus Hükümetinin vücuda getirileceğine, geri kalan vilâyetlerimizin de nüfûz bölgelerine ayrılarak öz vatanımızdan hür ve müstakil yaşayacak hiçbir bölge bırakılmayacağına şüphe etmememiz lâzımdır” (“Ben de Yazdım”, Cilt III. s. 537).
Celâl Bayar'ın belirttiğine göre, Sadrazamın, Doğu vilâyetlerinde geniş bir Ermenistan teşkiline muvafakatini ifade eden cahilane ve hainane hareketlerinden son derece üzgün ve endişeli olan Sivaslılar, Paşa'nın bu aydınlatıcı konuşmasından sonra, tam bir îman ile çalışılacağını, hiçbir fedakârlıktan geri durulmayacağını hararetli bir lisanla Paşa'ya bildirirler. 
İTİLÂF DEVLETLERİNİN ÜZERİMİZE YENİ KUVVETLER GÖNDERECEK GÜÇLERİ YOKTU!    Celâl Bayar, İngiliz yazarı H. Armstrong'un , “Türkiye Nasıl Doğdu” eserinden şu değerli bilgileri paylaşıyor: “Yunanlılar karaya çıkar çıkmaz katliama başladılar. Rıhtıma pek yakın olan İngiliz donanmasına bir şey yapmamaları emredilmişti! İngiliz gemilerinin bir kaç arşın ilerisinde, Yunan askerleri insanları öldürüyor ve türlü facialar yaşanıyordu. Yunanlılar İzmir'de, katliamlar yaparak, yakarak, yağma ederek, her yeri mahvederek, Balkanlıların harpte yaptığı gibi ilerlediler. Türkler kaçıyorlardı. Memleketin gerisi göçmenlerle doldu. Hükümetler her taraftan terhis talepleriyle bombardıman ediliyordu. Onun için yeni bir harekete geçmeye imkân yoktu. Türkiye'de İtalyan askeri ilerlerken, İtalyan halkı da sosyalistlerin tahriki ile ayaklanmak üzere idi. Mitingler, grevler birbirini izliyordu. 'Yetişir artık; evlâdlarımızı yanımızda görmek istiyoruz' sesleri yükseliyordu.  Zaferden sonra bütün Avrupa gevşemişti.”
İstanbul'da Müttefik Kuvvetler Fevkalâde Komiserliğinde görevli Tom Hohler, Londra'da George Kidston'a gönderdiği bir telgrafta şöyle diyordu: “Samsun havalisinden taburumuz geri alındığı zaman bilhassa üzüntü duymuştum. Bu hareket Mustafa'nın (Mustafa Kemâl Paşa) karşısında ricat edildiği gibi gözüktü ve her hangi bir zaaf alâmeti bir şarklının nazarından kaçmaz” Cilt III, s. 583)! 
Celâl Bayar daha sonra şu önemli analizi yapıyor: “Türkiye'de Mustafa Kemâl Paşa, müttefiklerin bu psikolojik durumunu görebilen tek adamdı. Sivas'ta iken arkadaşlarından, İtilâf Devletleri ordularının terhis haberlerini izlemelerini rica etmişti. 'İngilizler ordularını terhise başladılar' denildiği zaman büyük bir sevinç duymuştu.  Ona bu müjdeyi veren Hakkı Behiç Bey'e şunları söyler: 'Müsterih olunuz arkadaşlar, işimiz kolaylaştı, düşmanlarımız tekrar seferberlik yapıp üzerimize gelemezler. Buna milletleri müsaade etmez. Karşımızda bir Yunanlılar kalır, ben de onları tepelerim, mesele kalmaz'” (Cilt III, s. 583, S. 587).
ERZURUM'A HAREKET!
Sivas'taki bu temaslardan sonra 28 Haziran 1919 sabahı çok erken saatlerde Erzurum'a doğru yola çıkılır.  Erzincan üzerinden, 3 Temmuz'da Erzurum'a ulaşır. Erzurum'da, Batıdan gelen saygı değer misafirleri şehrin ilk göze çarptığı yer olan Ilıca'da karşılamak adettir. Mustafa Kemâl Paşa'yı ve arkadaşlarını da orada karşılarlar. Karşılayıcılar arasında vâli Münir Bey, Bitlis vâlisi Mazhar Müfit Bey, eski mebus Hoca Raif Efendi, Kolordu Komutanı  Kâzım Karabekir Paşa ve kurmay heyeti bulunmaktaydı. ./…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık