• 16 Eylül 2013, Pazartesi 9:44
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BUGÜNLERE NASIL GELDİK ?
 Eski CHP milletvekili Engin Ünsal, Aydınlık gazetesindeki  1 Eylül tarihli  yazısında, Prof. Niyazi Berkes'in “Unutulan Yıllar” isimli kitabından söz ederek; bu kitabı özellikle bütün CHP'lilerin okumalarını tavsiye etmiş. 
Bu sütunlarda, rahmetli Berkes'ten zaman zaman alıntılar yaparız. “200 Yıldır Neden Bocalıyoruz”, “Türkiye İktisat Tarihi”, Türkiye'de Çağdaşlaşma” gibi kitapları her Türk aydını tarafından mutlaka okunmalıdır. Fakat ölümünden sonra, 1997 yılında yayınlanan, İsmet Paşa'nın devri iktidarında, Türkiye'nin, Atatürk'ün anti emperyalist çizgisinden kopuşunun trajik hikâyesini anlattığı “Unutulan Yıllar” isimli kitabı, sadece CHP'liler tarafından değil, bütün vatanseverler tarafından okunmalıdır.  Sayın Ünsal, “Unutulan Yıllar” kitabına dayanarak, 'CHP'nin savaş sonrasında Millî Şef tarafından, Amerika'nın kollarına atılmasının mirasının günümüze kadar taşındığını söylüyor' ki, biz de yıllardır bunu dile getirmekteyiz. Evet! İsmet Paşa'nın, Atatürk'ün tarafsızlık politikasını terk ederek, sonraki yıllarda, “Büyük devletlerle dostluk ayı ile yatağa girmeye benzer” değerlendirmesini yapmak zorunda kalacağı ABD ile kurduğu bağımlılık ilişkileri bugün yaşadığımız vahim durumun temel sebebidir. İsmet Paşa, eğer,  o kar topunu yuvarlamasaydı;  çığ oluşmayacak ve bu çığın altında kalmayacaktık! Tarih çok farklı yazılacaktı. 
Bu görüşü paylaşan başka yazarlar da vardır. Meselâ emekli Askerî Hâkim Emin Değer'in, “Oltadaki Balık Türkiye”;  1960'lı yıllarda CHP Araştırma Bürosu'nun başındaki isim olan rahmetli Doğan Avcıoğlu'nun, “Millî Kurtuluş Tarihi” ve emekli Tabî Senatör Kurmay Albay Haydar Tunçkanat'ın, 1970 yılında yayınlanan “İkili Antlaşmaların İçyüzü” isimli kitapları bu konuda çok çarpıcı bilgilerle doludur.  Haydar Tunçkanat'ın bu önemli kitabının ikinci baskısı tam kırk yıl sonra yapılmıştır! Sanki 'Görünmeyen Bir El' siyasî tarihimizin bazı çok önemli hadiselerinin üzerini özellikle örtüyor! Evet, bunların bilinmesini istemiyorlar çünkü bu milletin has evlâdları bunları öğrendiği takdirde yalan üzerine kurulu imparatorluklarının yıkılacağını çok iyi biliyorlar.
 Bu anlattıklarımızı, “Canım bunlar artık geçmişte kalmış şeyler; günümüzün sorunlarının çözümüne faydası ne?” diye sorgulayanlar olacağını biliyoruz. Hayır! Bunlar geçmişte kalmış şeyler değil, capcanlı; yaşayan tarihtir. Eğer bunları bilirsek, günümüzün meselelerini daha iyi anlayabiliriz ve 'Çıkış Yolu'nu da daha kolay bulabiliriz! 
Her şey'in başlangıcı, 19 Ekim 1939'da, -niçin imzalandığı bir türlü anlaşılamayan- İngiltere ve Fransa ila yapılan antlaşmadır. Bu anlaşma yüzünden hem Almanya ve hem de Rusya ile ilişkilerimiz bozulmuştur. Almanlar Bulgaristan sınırımıza indiğinde paçası tutuşan Millî Şef iktidarı, 1941 yılında, Almanya'nın Rusya'ya saldırmasından 4 gün önce Almanya ile de dostluk antlaşması imzalayarak, Bakû petrollerine sahip olmak hayalleri kuracak fakat Sovyetler Almanları yenince; Sovyetlerle yeniden dostluk ilişkilerini geliştirmek yerine ülke ABD vesayetine sokulacaktır!
Evet, önce İngiltere ile dostluk; sonra İngiltere ile savaşan Almanya ile dostluk ve Rusya'ya karşı düşmanca bir siyaset! İşte II. Dünya Harbi'nde izlediğimiz 'basiretli' dış siyaset budur! Enteresandır; İngiltere ile dostluğa, İngiltere'nin müttefiki Rusya'ya düşmanlığa dayalı bu siyasetin mimarı  İsmet Paşa, o tarihlerde Rusya hakkında şu ilginç tespiti yapmaktadır: “Sovyet Rusya, o koşullar içinde bir saldırı niyeti taşıyamazdı. Daha çok, kendisini garanti altına almaya çalışıyordu” (Avcıoğlu, age. s. 1701)! O zaman 'bu anlaşma niçin ve kime karşı imzalandı' diye sormak gerekmez mi?  
Bugün bile, ülkemizin Amerika'nın vesayetine sokulmasının sebebi olarak önümüze hep,  temcid pilavı gibi 'Sovyet Tehdidi' çıkarılır! Hâlbuki Demokrat Parti'nin kurucularından Prof. Fuat Köprülü, 1946 yılı Ağustos ayında bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte, Sovyet Tehdidi konusunda,  'Türkiye için bir tehlike olmadığını, hükümetin iktidarda kalmak için bunu yaydığını' söyler ve bunun üzerine büyük bir tepkiyle karşı karşıya kalır (Berkes, “Unutulan Yıllar”, s. 318)!
  Berkes, Fuat Köprülü'nün bizzat kendisine 'Sovyet Tehdidi' denen şeyin amacının üs değil, Saraçoğlu hükümetini düşürmek olduğunu söylediğini belirtiyor (“Unutulan Yıllar”, s. 342)! Nitekim, yine Berkes'in belirttiğine göre, Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı da yapan CHP'li Hasan Saka da aynı görüştedir. Ankara'da ABD Büyükelçisi ile görüşürken, ona, Rusların asıl amacını şöyle değerlendirmiş: “Bu, üs ya da sınır sorunu değil, Türkiye'nin siyasal oryantasyonunun değiştirilmesini sağlamak sorunudur!” Berkes bunun üzerine şu değerlendirmeyi yapıyor: “Aferin Saka'ya, Çok iyi anlamış. O zaman neydi Türkiye'nin oryantasyonu denilen şey? Millî Şeflik, Nazi yanlılığı ve dünyanın bir ucundaki Amerika'nın himayesine girme hevesi” (Berkes, age. s. 336). Hâlbuki, Rusların istediği, Mustafa Kemal Paşa'nın dönemindeki gibi ilişkilerin sürmesiydi!
Türk heyeti 1945 yılında San Fransisco'ya gittiği zaman 'Sovyet tehdidini' Amerikalılara anlatmaya çalışır, ancak onlarda o sıralar, 'Rusların kahramanca savaşması çocuklarımızın hayatını kurtardı' anlayışı hâkimdir ve Türkiye'yi kimse dinlemez! Ne var ki, Soğuk Harp'e karar verilmesinden sonra, bunun gerekçesi olarak  'Komünizm Tehlikesi' yine kendi tasarımları olan 'Hür Dünya'nın karşısına konulacaktır! O tarihten bu yana 'dost' bellediğimiz Amerika ile “Beraberiz Seninle Hürriyet Savaşında” şarkısını söylemekteyiz!
Prof. Mehmet Gönlübol, bu konuda şu değerlendirmeyi yapmış: “Genellikle Batı devletlerinin, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nin 'Batı Dünyası', 'Hür Dünya', 'Demokratik Dünya' gibi propaganda klişeleriyle savunmak istedikleri statükonun gerçek niteliği nedir?  Bu devletlerin İran'da (İran Devrimi öncesindeki İran), Suudî Arabistan'da, Yemen'de, Güney Vietnam'da (ABD vesayetindeki eski Güney Vietnam) ve dünyanın daha birçok yerlerinde, savundukları tahakküm yönetimlerinin, aslında komünist ülkelerdeki yönetimlerden daha özgür oldukları söylenebilir mi” (Avcıoğlu, age. s. 1700)? 
ABD'nin yarattığı 'Kızıl Tehlike' umacısı hakkında, General McArthur'un 1957 yılında yaptığı şu değerlendirme de oldukça ilginç: “Hükümetimiz, çok ciddî ulusal âcil durum çığlıklarıyla bizi hiç bitmeyen bir korku durumunda tuttu; bizi sürekli bir yurtseverlik aşkıyla heyecan içinde bıraktı. Daima korkunç bir kötülük vardı. Eğer talep edilen büyük fonları temin ederek ve gözümüzü kapatıp arkalarından yürümezsek bizi yutacak olan bir kötülük. Ancak geçmişe baktığımızda, bu felâketlerin hiç gerçekleşmediği görülüyor; bunların pek gerçek olmadığı anlaşılıyor (Wiliam Blum, “Haydut Devlet”, s. 36)!
27 Mayıs İhtilâli olmasaydı, Başbakan Adnan Menderes, Temmuz ayında Rusya'ya gidecek ve bir ticaret antlaşması imzalayacaktı. Rahmetli Menderes'in hayranlarının bu önemli hadise üzerinde hiç durmaması ve 27 Mayısçıların bile ABD vesayeti konusunda hiçbir şey yapmamaları ve bu önemli konuların kimse tarafından sorgulanmaması ilginç değil mi? 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık