• 23 Şubat 2020, Pazar 17:16
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BU SİSTEM SORGULANMALIDIR (4)

1876'daki I. Meşrutiyet denemesinden ders almayan İttihatçılar, bu defa, Makedonya'da tedhiş eylemlerini arttırarak,  Sultan Abdülhamid'i, anayasayı yeniden yürürlüğe koymaya zorlarlar ve 24 Temmuz 1908'de bunu sağlarlar. II. Meşrutiyet'in ilânı, günümüzde bir devrim olarak yüceltilir. İttihatçılar bu tarihte,  sözde, 'Abdülhamid'in Diktatörlüğüne' son verirler. Fakat, önce devlet derin bir kaosa sürüklenir ve sonra da, kendi diktatörlüklerini kurarlar! 
Şevket Süreyya Aydemir bu konuda şu bilgilendirici tespiti yapmaktadır: “1908'de rejim değişikliği, gerçi Makedonya'da bir ihtilâl patlaması ile oldu.  Ama ortada ne lider, ne de kadro olmadığı, yeni bir ihtilâlci güç idareye el koymadığı için, devlet otoritesi boşlukta kaldı. 10 Temmuz'dan sonra, memleket böyle bir otorite buhranı içine düştü. Türkiye, her ihtilâlin getirmesi tabiî olan tek irade ve dikta rejimi yerine, bir idaresizlik, bir başıboşluk içine sürüklendi” (“Enver Paşa”, Cilt II, s. 59). 
Şevket Süreyya, II. Meşrutiyet hakkındaki eleştirilerini şöyle sürdürür: “Bilhassa geri ve Meşrutiyet idaresi bakımından geleneği olmayan ülkelerde bu mebuslar zümresi de, nihayet bir dar çevrenin temsilcileri olarak gelirler. Çünkü halkın asıl kütlesi cahildir” (“Enver Paşa”, Cilt I, s. 389). 
Şevket Süreyya'nın, İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları hakkında yaptığı şu değerlendirme de,  oldukça aydınlatıcıdır: “İttihat ve Terakkî ve benzerî teşekküllerin yurt dışında yayınlanan gazetelerdeki yazıları genellikle, umumî tenkit ve temenniler sınırını geçmez. Aynı teşekküllerin, yurttaki sosyal ve ekonomik durumlar hakkında yapılmış, yayınlanmış sistematik eserleri de yoktur. Avrupa'da yıllarını harcayan bunca aydın ve yarı aydının, nasıl olup da bu kadar verimsiz kalabildiklerine hayret etmemek kabil değildir. Eğer yurt dışından dönenler, bize oradan sistematik bir yetişme ve koltuklarında değerli orijinal eserlerle dönebilselerdi, meselâ bir Talât Bey veya Enver Paşa ikilisi o kadar güçlü bir şekilde iktidara hâkim olamazlardı. (…) Genç Türklerin günlük siyasetçileri, günlük yazarları, gizli teşkilâtçıları, komitecileri, hattâ silâhşorları vardı ama, düşünürleri yoktu” (“Enver Paşa”, Cilt I,  s. 290, 291)! 
Sultan Abdülhamid'i tahttan indiren İttihatçıların hiçbir hazırlıkları olmadığı gibi, devleti yönetecek birikime sahip güçlü kadroları da yoktu! Balkan Harbini bize, İttihatçıların devleti sürükledikleri kaos kaybettirdi. İttihatçılar tam iktidarı ancak, Balkan bozgununu müteakip, 23 Ocak 1913 tarihindeki Bâbıâli baskınıyla ele geçirdiler ve I. Dünya Harbi'nin sonuna kadar ülkeyi koyu bir diktatörlükle yönettiler. Fakat plânsız, programsız bir şekilde! Koca İmparatorluk, onların tecrübesiz ellerinden kayıp gitti. Fakat, tarih bilmeyen aydınlarımızın sandık fetişizmi hiç bitmedi! O gün de, bugün de, sandık; yani ülkeyi yöneteceklerin seçimle belirlenmesi ile her şeyin yoluna gireceğine inanılmaktadır. Bu arada, sistemin uzmanları dışlaması; seçilenlerin ehliyet ve liyakatleri üzerinde hiç durulmaması ise gerçekten enteresandır! Günümüzde teknolojinin ulaştığı boyutlar, uzmanlığı bir zorunluluk olarak karşımıza çıkarmaktadır. 
Şevket Süreyya Aydemir, çok partili hayata ilişkin düşüncelerini,  Eflatun'un, “Devlet” kitabından aktardığı şu sözlerle ifade ediyor: “Devletin gerçek vazifesi, sosyal kuvvetleri uzlaştırarak, politikayı, cemiyetin ilerleyişine çevirmektir. Demokrasinin esas prensibi, halkın hâkimiyetidir. Ama, milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa, demokrasi, otokrasiye geçebilir!” 
Ülkemizde demokrasi adına yaşanan  tam da bu olmuştur!  
İsmail Hakkı Tonguç da o yıllarda,  demokrasi için şu çok anlamlı tespiti yapmış:
 “Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olanı. Öbürü kolayı ve oyun olanı! Birincisi köklü değişim ister. Topraksızı topraklandırmadan, işsizi iş sahibi yapmadan, halkı eğitmeden olmaz. İkincisi sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı, işi olsun olmasın; demagojiyle serseme çevrilen halk, elindeki kağıdı sandığa atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır.”
Ülkemizde ne yazık ki, demokrasinin 'Kolay Olanı ve Oyun Olanı' uygulanmaktadır! 
Bu bir tercihti! Nitekim, Çok Partili Sisteme geçilirken Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'le birlikte, Tonguç görevden alınmış ve böylece “Köyün Aydınlatılması Projesi” rafa kaldırılmıştır!
 Günümüzde bile kimse şunu sormuyor: ülkenin kaderini sadece ve sadece sandığa bağlamak ne kadar doğrudur? Seçim sandığı, en yetenekli, en ehliyetli insanları ülkenin kaderinde söz sahibi bir duruma getirmekte midir? Eğer böyle olmuyorsa, bunu sağlamanın yollarının aranıp bulunması gerekmez mi? 
 Uzmanların uyarıları dikkate alınmadığı için felâket üstüne felâket yaşamaktayız! Bunu  en son Erzincan-Malatya depreminde yaşadık. Prof. Naci Görür, depremden kısa bir süre önce, katıldığı bir televizyon programında, harita üzerinde, deprem olacak bölgeyi işaret etmişti! Naci Görür Hoca, şimdi de, bu fayın Kahramanmaraş-Hatay hattına dikkat çekiyor ve “burası da mutlaka kırılacak” diyor! Naci Görür Hoca, müneccim değil fakat dedikleri çıkıyor! Kendilerini dinlediğimiz bir televizyon programında, yaptığı uyarılar için, “Bunlar bilimin uyarılarıdır” demişti! 
Bilime saygı duyulan bir ülkede, siyaset kurumunun yapması gereken şey, bu uyarıları ciddiye alarak, bir toplum seferberliği başlatmak ve gerekli tedbirleri almak değil midir? 
Prof. Naci Görür, Fatih Altaylı'nın Teke Tek programında, Kaliforniya'dan bir örnek verdi.  Burada, Doğu Bölgesinden gelen bir mühendisin proje çizmesi mümkün değilmiş. Çünkü, Kaliforniya deprem bölgesi ve mutlaka bu konuda uzman olunması gerekiyor! Hâlbuki, bizim üniversitelerimizde yetişen mühendisler deprem konusunda hiçbir eğitime tâbi tutulmuyorlar!
Naci Görür Hoca, bu bilim dışı, RANT ODAKLI ŞEHİRLEŞMENİN önüne geçilmesi için, şehirleşmeye bir denetim getirilmesinin şart olduğunu söylüyor ve konunun uzmanlarından bir komite kurulmasının zorunluluğuna işaret ediyor. Gerçekten demokratik ve adaletin iyi işlediği bir ülkede yaşayabilmek için, seçilenlerin denetlenebilmelerini sağlayan ve uzmanların önerilerinin dikkate alındığı bir sistemin oluşturulmasının şart olduğunu; bunun millî  iradeye müdahale olmadığını umarız artık idrak eder ve gereken adımları atarız. İnşallah!
Bir de şöyle bir çirkinlik yaşanmakta:  Elazığ'da, depremden önce 500 liranın altında olan kiralar, bir anda 1.000 liranın üstüne çıkmış! Bu nasıl bir ahlâksızlıktır? Hıristiyan Hollanda'da ev sahiplerinin, evlerini, Belediye aracılığıyla kiraya verdiklerini duymuştuk!  Belediyeler, kiracıların gelirlerine ve ailenin nüfusuna göre, onlara konut kiralıyorlar! Üstelik, bizdeki gibi tutturabildiğine değil! Geliri az olanları destekleyerek!
 'Müslüman' Türkiye'de yaşananlar ise utanç verici!
Ne diyordu bir TV reklâmındaki ilk okul çocuğu? “Çok çalışmam lâzım çok!” Evet, yapmamız gereken daha çok şey var. Fakat bu sistemle ve bu zihniyetle hiçbir şey yapamayız. Sistem, 'Emanetin ehline verilmesini sağlayamıyor ve keyfîliği teşvik ediyorsa', sorgulanması gerekmez mi?


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık