• 20 Şubat 2020, Perşembe 16:36
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BU SİSTEM SORGULANMALIDIR (3)

Kemâl Tahir  “YOL AYRIMI”  romanında, aydınlarımızın “Hürriyet ve Demokrasi Mücadeleleri” hakkında şu çarpıcı değerlendirmeyi yapar: “Bin yedi yüz bilmem kaçtan beri bizim bir tek savaşımız var. Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmaktan kurtulma savaşı... Biz de, daha öncesi kuşaklar gibi, bu sürekli savaşın içinde doğduk. Yeni kuşaklar bizi ölçüp biçerken, kocaman bir imparatorluğun tepemizde aralıksız çatırdadığını hiç akıllarından çıkarmasınlar. Tepenizde hep o çökme çatırtıları... Uyanması olmayan korkulu bir düş. Bu ölüm bunaltısı içinde bir tek umuda varabilmişiz: 'Hürriyet gelecek, Abdülhamid'i despotluğuyla beraber sürüp atacak! Sonra her şey birden düzelecek!' 'Nasıl?' diye sormayı hiç kimse aklına getirmiyor! İmparatorluğun gerçekleri nedir? Hiçbir fikrimiz yok! Hürriyetin ilânından sonra bile böyleydi!  Bizim hürriyet, Avrupa'yı bugünkü hâle getirmiş cankurtaran! Ölü diriltme aracı... Sonunda kendimizi nerede bulsak iyi? Uçurumun dibinde! Oysa, bizim kuşaklar ne yaptılarsa imparatorluk bu uçuruma yuvarlanmasın diye yapmışlardı!” 
Solun en saygın isimlerinden biri olan Prof. Niyazi Berkes'in, Abdülhamid öncesi ve Abdülhamid Dönemi hakkındaki değerlendirmeleri, günümüzdeki demokrasi tiyatrosunu daha doğru anlamamıza yardımcı olacaktır. Berkes'in I. Meşrutiyet macerası hakkındaki tespitleri şudur: “Tanzimat'ın tarım, endüstri, eğitim alanlarındaki çabaları 1875 malî iflâsıyla sona ermiş; çağdaşlaşmanın gerçekte, Avrupa ekonomisinin bağımlılığı altına girmek olduğu, Avrupa endüstrisinin rekabeti karşısında yerli sanayinin çökmesi, Müslüman halk yığınlarının fakirleşmesi demek olduğu inancını vermişti. Bu gerilemenin yerine, “terakki” yolunu açacak yol, Müslümanların “ittihat”ı olmalıydı. Bu koşullar, Abdülhamid rejiminin neden halka çekici gözüktüğünü anlatır. Halk onu kendi devleti sayıyordu (…). Tanzimat Paşalarının israflı hayatından,  Ermeni ve Rum sarraflarıyla, Avrupa bankerleriyle olan dalaverelerinden bıkan halka, Abdülhamid'in ağır başlı, tutumlu, dindar görünüşü, sade giyinişi, çok daha saygı verici geliyordu. Evindeki, çarşısındaki, sokaktaki adam şimdi geleneklerinin huzuru içinde yaşayabilecekti (…). Anayasalı bir İslâm Devleti modeli olarak alınan Abdülhamid rejiminin yönetim sistemi, genel bağlılığı tâ baştan sağladıktan sonra, ne anayasanın, ne de parlamentonun fazla bir önemi kalmamıştı. Ancak teoride ikisi de vardı.  'Abdülhamid'in, anayasayı ve parlamentoyu kaldırdığı iddiası', ancak, onları, ' teoride kalmış organlar olarak askıya alması anlamında' doğrudur.  Teoride, ikisi de rejimin sonuna kadar vardı. Yasama gücü olmayan, halk iradesinden doğmamış olan bir parlamentonun zaten gerçekliği yoktu; anayasanın kendisinde bulunan bazı maddeler onu hükümsüz ve gereksiz yapmıştı. Asıl güç, Sultan ve Halife olarak Padişahın etrafında toplandı. Abdülhamid, parlamento yerine bir seri özel danışma komiteleriyle kendini çevreledi. Bu istişare komiteleri siyasî, dinî, askerî sorunlarda Padişaha danışmanlık yapıyorlardı. Bir bakıma Abdülhamid, Yeni Osmanlıların İslâm anayasacılığı saydıkları “Meşveret Usulünü” onlardan daha tutarlı ve daha doğru yolda uyguluyordu” (“Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 332, 334).
  Ne var ki, bizim 'Hürriyet Havarileri' için bunların hiçbir kıymeti yoktu.  Çünkü onlar şekle hayrandılar! Önemli olan halkın seçtiklerinin ülkeyi yönetmesiydi. Sultan Abdülhamid ise bir diktatördü! Hâlbuki, diktatörler halkı ezer, her türlü zulüm ve baskıyı halka reva görürler,  halk korku içinde yaşar;  muhaliflere hayat hakkı tanımazlar. Prof. Niyazi Berkes'in de belirttiği gibi, Sultan Abdülhamid'in yönetiminde halk mutluydu ve yok edilen bir muhalif de yoktu!
 Evet, basın sıkı bir kontrol altındaydı. Fakat, Abdülhamid döneminde, günümüzdeki gibi, ekmeklerinden edilen, hapislerde süründürülen gazeteciler, aydınlar yoktu!
Falih Rıfkı Atay, aydınlarımızın 'diktatör' olarak suçladıkları Sultan Hamid'in tabutu geçerken, pencerelerden uzanan kadınların, “Kırk paraya ekmek yediren, yirmi paraya kömür yaktıran padişahım, bizi kime bırakıp da gidiyorsun” diye inlediklerini anlatır (“Çankaya”, s. 125)!
İTTİHATÇILAR KENDİ DİKTATÖRLÜKLERİNİ KURDULAR!
Hürriyet uğrunda, 19 yıl Fransa'da yaşamak zorunda kalan, mücadelesini bu ülkede sürdüren Ahmet Rıza Bey, kendisinin de bir mensubu olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yazdığı 15 Temmuz 1915 tarihli bir mektupta, Cemiyetin müstebit yönetimini şu sözlerle eleştirmektedir: “Büyük bir üzüntüyle görülüyor ki, iş başında bulunan yöneticiler, geçmişin yalnız bir evresinden ders almışlar. Tahttan indirilmiş Hakanın, otuz yıl o mevkide nasıl ve ne önlemler sayesinde durabildiğini incelemişler!  Bunlar da, önceki dönemin mütegallibeleri gibi aldanıyorlar; bir yandan ahlâk bozukluğuyla yokluk ve yoksulluk, öte yandan korku ve dehşet, istibdadın sürmesine yeter sanıyorlar. Oysa, Abdülhamid'in keyfî yönetiminde başka bir beceri, başka bir güç ve büyüklük vardı. Sıradan ve çocuksu kararlarla, birbiriyle çelişen, geçici yasalarla istibdad da maskara oldu. Halk korkmuyor, nefret ediyor” (Ahmet Rıza Bey, “Anılar”, s. 76)!
Sultan II.Abdülhamid, “Millet henüz meşrûtî idareye hazır değildir. Tahsil ile aydınlanıp liyakat kesbedinceye kadar pederane bir idareye tâbi olması zarurîdir” diyerek Meclis-i Mebusanı feshettiği için ona 'Müstebit Padişah' 'Hürriyet Düşmanı' dediler; hâlâ da demektedirler! Şimdi bakınız, Abdülhamid'i, ülkeye Hürriyet getirmek için tahttan indiren İttihat Terakki'nin en yetkili isimlerinden biri olan Talât Paşa hakkında, Rauf Bey neler söylüyor: “Bir zamanlar hürriyet uğrunda mücadele edenlerin ilk safında bulunan Talât Bey'in, sadrazam olunca 'Millet henüz meşrûtî idareye hazır değildir. Memleketin selâmeti ve milletin emniyeti için münevver bir istibdat idaresi zarurîdir' dediğini kulağımla işitmiştim” (Rauf Orbay, “Siyasî Hatıralarım”,  s. 237)! 
Prof. Niyazi Berkes'in verdiği şu bilgi de oldukça ilginç: “Anayasa Komisyonu üyelerinin devletin yapısı hakkındaki görüşleri oldukça farklıdır. Nitekim,  Mithat Paşa Federal bir sistem yanlısıdır. Namık Kemal ise güçlü bir merkeziyetçilikten yanadır. Federal bir sistemin Osmanlı birliğini parçalayacağı düşüncesindedir. Hüseyin Avni Paşa ise Askerî bir diktatörlük kurulmasından yanadır (Prof. Niyazi Berkes, “Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 301)!
Prof. Haydar Kazgan da, Mithat Paşa'nın hazırladığı Anayasa hakkında şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Özellikle Mithat Paşa'nın hazırladığı Anayasa liberal, yani iktisadî sahada hür teşebbüs ve serbest rekabet ve dış ticarette her türlü himayeciliği reddeden, para ve kıymetli maden giriş ve çıkışlarını serbest bırakan bir yasa idi. Aynı şekilde, azınlıkları bütün hak ve eşitliklere sahip kılıyordu. Bundan en çok Galata Bankerleri memnun olmuşlardı. Nitekim, ilk Kanuni Esasi ilân edildiği zaman, en büyük merasim Galata Borsasında yapılmıştı” (“Galata Bankerleri”, s. 107)!
'Hürriyet Kahramanı' olarak yüceltilen Mithat Paşa'nın bu yönleri sansüre tabidir; bilinmesi istenmez. Çünkü o zaman ezberler bozulur! ./…

NOT: İktidarın, milletin de desteklemediği ve ülkemize çok büyük bedellere mâl olan Suriye politikası tam bir çıkmaza girdi. 20 Şubat tarihli Aydınlık Gazetesi mevcut durumu,  'İdlib'de Kontrolsüz Gerginlik' manşetiyle verdi. Ulusal Kanal'da Çarşamba akşamı dinlediğimiz Prof. Emin Gürses'in, İdlib Harekâtı için, 'NATO'dan hava koruması istediğimiz' haberini duyunca dudaklarından şu sözler dökülmüştü: “Bunlar akıllarını yemişler!” Kritik günlerdeyiz. Umarız, sağduyu hâkim olur ve iktidar, 15 Temmuz'un mimarı Amerika'ya güvenip, Rusya'yı da karşısına alarak Suriye'ye karşı bir askerî  harekâta girişmez.  


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık