• 16 Şubat 2020, Pazar 18:20
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BU SİSTEM SORGULANMALIDIR (2)

Önceki yazımızda, İngiliz Büyükelçisi Elliot'un, 'Osmanlı'da reform  olması için, padişahın yetkilerini kısıtlayan bir Meclisin şart olduğunu' belirten sözlerine yer vermiştik. Bu sözler tabiî ki samimi değildi.  Onların amaçları, reformlarla güçlenecek olan Osmanlı tebaası azınlıkları kendi kontrollerine almak ve onları amaçları doğrultusunda kullanmaktı! Ermeni, Rum ve Yahudi azınlıklar kendi okullarına sahiptiler ve bu nedenle, eğitim seviyeleri Müslümanların çok üstündeydi. Bu nedenle, Padişahın yetkilerinin Meclise devredildiği bir sistemde, azınlıkların  çok daha etkili olacakları muhakkaktı!  Nedense bu durum, Şinasi'nin dışındaki Genç Osmanlıların pek akıllarına gelmedi! 
Sultan Abdülhamid'in hatıralarında bahsettiği bir hadise de, yabancı devletlerin, Osmanlı'nın reform yaparak modern bir devlet hâline gelmesini amaçlamadıklarını göstermektedir. 
 28 Mayıs 1879 tarihinde, İngiliz Sefiri Layard'ı akşam yemeğine davet eden Sultan Abdülhamid, İngiltere'den malî yardım talebi için gerekli projelendirme bağlamında, askerî konulardan merkezî idare, malî, idarî, tarım, ticaret, endüstri ve yaygın eğitime kadar pek çok alanda bir dizi reform plânlarını açıkladığında, Layard hayretler içinde kalarak, Padişaha, 'bu projeleri hayâl dahi edemediğini' beyan etmiş; fakat bunlar için Osmanlı'ya malî yardımda bulunulamayacağını bildirmiştir (“Emperyalizm ve İslâm Dünyası Sempozyumu”, Prof. Hüseyin  Subhi Erdem sunumu, s. 173, ESAM yayını)!
Devletteki bozulmanın, Tanzimat'ın güttüğü uydulaşma siyasetinden ileri geldiğini anlayan “Genç Osmanlılar”, hürriyetleri garanti eden bir Anayasa ve Meşrutiyet yönetimi ile her şeyin düzeleceğini zannetmekteydiler! 'Uydulaşma Siyaseti' tespiti doğruydu ancak çözüm yolu yanlıştı! Osmanlı aydınları, Avrupa'daki, o hayranlık duydukları gelişmelerin temelinde, güçlü bir 'Millî Devletin', 'Millî Ekonominin' ve 'Millî Eğitimin' olduğu gerçeğini bir türlü anlayamadılar. 
Bizim Genç Osmanlılar, Batılı ülkelerin liberal bir demokrasi ve liberal ekonomi ile kalkındığını; bunları kopya etmekle ve Meşrutiyet yönetimine geçmekle, devleti kurtarabileceklerini zannetmekteydiler! Hâlbuki, bize liberalizmi tavsiye eden o devletler, neredeyse bütün dünyayı sömürgeleştirmişlerdi ve kendi ülkelerinde korumacı bir ekonomi siyaseti uygulamaktaydılar!  Ayrıca, bu devletler bir millete dayanmaktaydılar;  Millî Devlet olarak örgütlenmişlerdi; Osmanlı gibi kozmopolit değillerdi!
Tarihçi Abdurrahman Şeref Bey, 1876'da ilk anayasa ilân edildiği zaman, “Türkiye'nin kısa zamanda İngiltere gibi olacağını sandığını” söyler!”
II. Meşrutiyet öncesinde de aydınların bakışında bir değişiklik yoktur. Hüseyin Cahit Yalçın'a göre,  “Meşrutiyet olsa, şu yönetim yıkılsa, hürriyet gelse her şey düzelecektir” (Hüseyin Cahit Yalçın, “Siyasî Anılar”, s. 29)!  
Bu anlayış, daha sonraki yıllarda da, onca acı derse rağmen aynen devam edecek; Gazeteci ve Demokrat Parti Milletvekili Cihat Baban, 1950'de Demokrat Parti iktidar olunca beklentilerini şöyle dile getirecektir:  “O zaman benim gibiler için, varsa yoksa özgürlüktü… Evet, babalarımızdan bize miras kalan hasret gidecek, yerine söz, fikir, basın hürriyeti gelecekti. Oylarla iktidar değişecekti.  Mutluluk kapımızı artık çalıyordu… O zaman memleketin bütün aydınları da, hürriyet gelir gelmez her şeyin değişeceğine kani idiler. Özgürlüğün sihirli varlığı, her kördüğümü çözecekti. (…) Özgürlük, yurdu baştan başa mamureye çevirecek, her yuvaya saadeti sokacak bir tılsım zannediliyordu” (“Politika Galerisi, Büstler Portreler”,s. 29)!
27 Mayıs 1960 Askerî Darbesinden sonra da, bu anlayış sürecek ve 27 Mayıs yıllarca, “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” olarak kutlanacak; 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi, aydınların bir nebze olsun gerçekleri görmelerini sağlayacaktır.
Şinasi, Genç Osmanlıların hayâlciliğini görmüş ve onlardan ayrılmıştır. Şinasi'ye göre, 'Halk aydınlanmadıkça hiçbir konuda başarı salanamazdı!'
 Prof. Niyazi Berkes, “Şinasi'nin hem lâikliğin, hem ulusçuluğun asıl öncüsü olduğu” değerlendirmesini yapmaktadır. 
Prof. Niyazi Berkes'in, Paris'e giden Cemiyet üyelerinden birinin notlarından yaptığı şu alıntı da oldukça aydınlatıcıdır: “Ben, bir ülkenin öyle üç beş kişinin isteğiyle değiştirilemeyeceğini anlayarak, çabalarımızın yerinde harcanmakta olup olmadığı konusunda büyük bir şüpheye düştüm. Maarifsiz gerçeğe varmanın (yani halk eğitilmeden) imkânsızlığını anlayarak, elime geçen fırsattan yararlanıp, kendimi Paris'te okumaya gelmiş bir öğrenci saymaya başladım” (“Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 281).
 Meşrutiyet isteyenlerin içinde bile, Meşrutiyet'in mahiyeti hakkında bilgi sahibi olmayanlar bulunmaktaydı! Cemal Kutay'ın belirttiğine göre, daha sonra İpek mebusu olarak görev yapacak olan Hafız İbrahim Efendi şöyle der: “Durmadan bağıran bu kalabalığın Meşrutiyet için hiçbir fikri yoktu. İçlerinden bana gelip, 'Sen Meşrutiyet Paşa'yı gördün mü, elini öptün mü, buraya gelecek mi?' diye soranlar vardı”  (Bilinmeyen Tarihimiz, 1975, s. 312).
Aydınlarımız Batı'daki 'hürriyetçi' düzene hayrandılar. Fakat bu düzenin iç yüzü hakkında hiçbir bilgiye sahip değillerdi. New York Times gazetesinin yayın yönetmeni John Swantion'un, 1880 yılında gazeteden ayrılırken yaptığı veda konuşması bize bu 'Hürriyetçi Düzen' hakkında bir fikir verebilir: “Sevgili arkadaşlarım, hepimiz biliyoruz ki, özgür basın yoktur.  İçimizden biriniz bile kendi fikrini dürüst şekilde açıklamaya cesaret edemez. Bizler kulis arkasındaki finans güçlerinin araç ve köleleriyiz. Bizler ipleri çekildikçe oynayan, zıplayan kuklalarız.  Beceri, yetenek ve hattâ hayatlarımız bile bu adamların elinde.  Bizler entelektüel fahişelerden başka bir şey değiliz!” 
Aydınlarımız Emperyalist Batı'yı hiç tanımıyorlardı. Meselâ, hayran oldukları, İmparatorlukla, Cumhuriyet yönetimi arasında gidip gelen Fransa'da, azınlıklar bizden daha özgür değillerdi. 'Özgür Fransa'da, 19. yüzyılın sonlarında yaşanan, Yahudi kökenli Yüzbaşı   Dreyfus'un mahkûm edildiği davayı hatırlayınız! Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Müslüman olmayan azınlıklar, hiçbir Batılı ülkede bulunmayan bir din özgürlüğüne sahiptiler. 
Rahip Gregoire, Fransız Devrim Meclisi'nde yaptığı bir konuşmada “İbadet özgürlüğü Türkiye'de var, Fransa'da hiç yok; halk burada despotik ülkelerde yararlanılan bir haktan yoksun” demekteydi (Prof. Taner Timur,  “Türk Devrimi Ve Sonrası”  s. 253)!   
Osmanlı İmparatorluğu'nda azınlıklar, Rusya ve Avrupa ülkelerine göre çok daha büyük bir özgürlük ve refah içinde yaşamaktaydılar. Buna rağmen, Batılıların baskılarıyla ve onların sempatisini kazanmak arzusuyla, önce 1839'da Tanzimat Kararları ilân ediliyor; daha sonra da, 1856 yılında, Islahat Fermanı kabul ediliyordu!
Tıpkı, Tanzimat ve Islahat Fermanlarında olduğu gibi, bir anayasa kabul edilir ve Meşrutiyet yönetimine geçilirse, Avrupalı Devletler nezdinde prestijimizin artacağı zannediliyordu. Hâlbuki, kendi felâketimizi hazırladığımızın farkında bile değildik.  ./…
 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık