• 26 Mart 2020, Perşembe 13:15
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BU KADER ANLAYIŞINI MİLLETE SİZ DAYATMADINIZ MI ? (1)

Korona Virüs salgının yayılmasının önlenmesi amacıyla, devletimiz bazı önemli tedbirler aldı. 65 yaş üstünde olanların sokağa çıkmamaları ve Vakit Namazlarıyla, Cuma Namazlarının, cemaatle kılınmaması da, bu tedbirlerden bazıları.  Ancak, gelin görün ki, bu salgının önemini idrak edemeyen kimi vatandaşlarımız, hem kendi hayatlarını, hem de başkalarının hayatlarını tehlikeye attıklarının farkında olmadan, bu yasakları ihlâl ediyorlar!
Sayın Ahmet Hakan,  “Yerin Dibine Batsın Böyle Anadolu İrfanı” başlıklı yazısında, kuralları çiğneyen vatandaşlarımıza şu eleştirileri yöneltmiş: “Anadolu sokaklarında yapılan sokak röportajlarını izliyorum:  Her konuşan aşağı yukarı şöyle şeyler söylüyor: 
'Bizim imanımız var, korona morona işlemez.'
'Sokaklarda geziyorum, yok buralarda korona.'
'Bize Allah'ın izniyle bir şey olmaz.  Bizim imanımız var!'
 İçinde akıl olmayan. İçinde bilim olmayan, içinde önlem olmayan cahilce bir kaderciliktir bu….”
Diyanet İşleri Başkanımız da yaptığı bir açıklamada, “Kaderimde ne varsa o gelir başıma tavrı bize yakışmaz!' Camilerde, vakit namazlarının cemaatle birlikte kılınmaması konusundaki kararı, Peygamberimizin salgın hastalık konusundaki açık beyanları ve uygulamaları doğrultusunda aldık' diyor. 
İyi de, milletimize benimsetilen bu, 'Kur'an'a aykırı kadercilik anlayışı'  kimin eseri? 
Japonya'da olsa, kimsenin burnunun bile kanamayacağı şiddetteki bir depremde, ülkemizde binlerce ev oturulamaz hâle geldiğinde ve insanlarımız hayatlarını kaybettiğinde, “Rabbimden geldi” diyen; milleti, yaşadığı felâketlerin, yoksulluğun, çaresizliğin Allah'tan geldiğine inandıran Kur'an dışı bir anlayışın bunda hiç mi payı yok?
 Yakup Kadir Karaosmanoğlu'nun “Yaban” romanında, bu milleti tanımayan, milletin fukaralığının ve geriliğinin temel sebebi olarak gördüğü, Batı ideolojilerinin esiri olmuş, hayâlperest aydınlarımızın suratlarına tokat gibi indirdiği şu sözleri, aslında İslâmcı kesim için de geçerli değil midir: “Bunun sebebi, Türk aydını gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfûz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın.  Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı!  İşletemedin.  Onu, hayvanî duyguların, cehâletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın.  O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabanî ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin.  Ne ektin ki, ne biçeceksin?  Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi?  Tabiî ayaklarına batacak.  İşte, her yanın yarılmış bir hâlde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun.  Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserin” (Yaban, s. 130).
Batı'da doğan ideolojilerden beslenen Türk aydınları, milleti de bu ideolojiler doğrultusunda şekillendirmek işinde başarısız olunca, 'Bu Millet adam olmaz!' diye kestirip atıyorlardı. Hâlbuki, asıl mesele kendilerindeydi. Fakat, bunu değerlendirecek millî şuura sahip değillerdi. Aydınlar, milletin değerlerine ve kültürüne bu kadar uzak olunca, millet de, 'Uydurulmuş Dini', 'Kur'an Dini' diye Müslümanlara yutturan din istismarcılarının kucağına kolaylıkla düşüyordu. Aydınlar, Kur'an'daki Toplumculuğu; ilime, adalete, eşitliğe ve paylaşmaya verilen önemi bilselerdi, yabancı ideolojilerin peşine takılarak, bu kadar  halktan koparlar mıydı? 
Burada sadece, Kasas suresi 5. âyeti verelim: “Biz ezilenleri önderler kılacağız!”
Türk aydının bakışı dün ne ise bugün de odur. İktisatçı-yazar Osman Ulagay'ın şu satırları da, 'Avrupa Merkezli' anlayışın, bugün de aydınlarımız arasında ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir: “İlkokuldan sonra yabancı dilde eğitim yapan okullarda okudum.  Doğu ve İslâm kültüründen çok Batı kültürünün ve değerler sisteminin etkisi altında kaldım. Batı'nın sanatına, müziğine, edebiyatına, yaşam tarzına yakın oldum. Din faktörü hayatımın hiçbir döneminde belirleyici olmadı.  Lâik düzenin yara aldığı bir Türkiye'de nefes almam bile zor” (Ulagay, “AKP Gerçeği ve Lâik Darbe Fiyaskosu”,  s. 90)!
Ne yazık ki, Muhafazakâr ya da İslâmcı olduklarını söyleyenler de pek farklı değiller. Onlar da, Batı hayranı solun tersinden fotokopisi! Millete, Kur'an'da olmayan bir kadercilik anlayışını dayatıyorlar, sonra da, kendi dayattıkları bu anlayışa uygun hareket eden milleti aşağılıyorlar!
Ahmet Hakan yıllarca, “İskele-Sancak” programına kimleri çıkardı? Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur'an'a aykırı bir kadercilik anlayışı öğretisinin yayılmasına aracılık etmekten başka ne yaptı?
 “Batsın Böyle Anadolu İrfanı” diyebilenlere, Yakup Kadri'nin sözleriyle soralım:  Ne ektiniz de ne biçmeyi umuyordunuz? Bugün, şikâyet ettiğiniz bu millet, sol aydınlarla sizin müşterek eseriniz değil mi?
Daha önce de değindik: İnanılır gibi değil ama,  İmam Hatip Okullarında, Türkçe Kur'an öğretilmiyor; Arapça Kur'an ezberletiliyormuş! Yani Hafız yetiştiriliyor!
Kur'an yaşayan insanlara bir hitaptır. “Yâ-Sîn” Sûresi 70. âyette bunu açıkça görmekteyiz. Fakat ne yazık ki, yaşayan insanlara bir hitap olan yüce Kitabımız, anlamı bilinmeden, ezberlenerek, ölülerin arkasından okunan bir cenaze merasimi metnine dönüştürülmüştür!  Hâlbuki, Kur'an, “Yaşayanları uyarmak, derin uykularından uyandırmak için gelmiştir! Her çağda yaşayanlar, 'diri olanlar için' yeniden yorumlanması gerekir ve işte bunun için Kur'an kendi dilimizde okunup anlaşılmalıdır. Kur'an'daki birçok âyet, Arapça inmesinin sebebini izah etmektedir. Meselâ, Fussilet Suresi 44. Âyet, İbrahim Suresi 4. Âyet! 
 Kur'an'da başka bir dile çevrilmesini yasaklayan hiçbir hüküm yoktur. Aksine, Müslümanlara, Zuhruf Sûresi 44. âyette, şu uyarı yapılmaktadır: “Bu Kur'an, hem senin için, hem halkın için bir hatırlatmadır ve ileride bundan hesaba çekileceksiniz, kesinlikle!”
Kur'an böyle diyor. Fakat İmam Hatip Okullarında, Kur'an'ı ezberleyen ancak, Kur'an'ın anlamından habersiz,  sözde dindar nesiller yetiştiriliyor! Çelişkiye bakar mısınız?
Kur'an'ı kendi dilimizde okumamamız vahim bir durumdur. Daha da vahimi ise, Kur'an'ı, 7. Yüzyılın anlayışına göre yorumlamaktır ki, bugün yapılan ve ortaya IŞİD gibi, sözde İslâmcı terör örgütlerinin çıkış nedeni de budur.
Kur'an'ın nasıl anlaşılması gerektiği konusunda, ilâhiyatçı Recep İhsan Eliaçık şu önemli değerlendirmeyi yapmaktadır: “Şu an, biz bu metni, indiği ortamdan alıyor, bu ortama getiriyoruz. Bu metni ortaya çıkaran arka plân ise, tüm aktörleriyle birlikte orada kalıyor, çünkü hepsi tarih oldu. İşte bu nedenle, nüzul ortamından uzaklaştıkça (Tanrı ne dedi) den öte, 'Ne demek istedi?', 'Niçin böyle dedi?', 'Hangi sorunu çözmek için böyle dedi?', 'Sorun neydi ki?', 'Bugün aynı sorun yaşanıyor mu?', 'Bugün için ne anlam ifade ediyor?' vb. sorular kaçınılmaz olmaktadır.” 
Prof. Yaşar Nuri Öztürk'ün belirttiğine göre, büyük İslâm düşünürü Muhammed İkbal de şu sözleriyle, Kur'an'ın çağa göre yorumlanmasının önemine işaret etmektedir: “Ben Kur'an'ı defalarca okumuştum. Babam bana, 'oğlum, Kur'an'ı bugün sana inmiş gibi oku' dedikten sonra Kur'an bana bütün kapılarını açtı” (Prof. Yaşar Nuri Öztürk, “Yeniden Yapılanmak”, S. 101)!


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık