• 02 Haziran 2014, Pazartesi 9:31
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BİZİ AVRUPA BİRLİĞİ'NE ALMAYACAKLARMIŞ!
 Sayın Ruhat Mengi geçtiğimiz Pazar günkü programında, Avrupa Parlamentosu Meclis Başkanı'nın, “Türkiye bu şartlar altında Avrupa Birliğine girebilecek yetenekte değil” şeklindeki konuşmasına atıfta bulunarak, “Gördünüz mü işte, bizi artık Avrupa Birliğine de almayacaklar”  diye, sanki Avrupa Birliği'ne alınmamak 'Dünyanın Sonu' imiş gibi bir değerlendirme yaptı. Bunun üzerine program konuğu hukukçu Profesör de, “Orta Doğu'ya hapsolup kalacağız” endişesini dile getirdi. Şu işe bakın ki, İktidarın da, muhalif aydınların da Avrupa Birliği'ne bakışı aynı! İktidar bu birliğe 'Katolik Nikâhı' ile, yani bir daha çıkmamak üzere girmek arzusunda; muhalif aydınlar ise Avrupa Birliği'ne girememeyi 'Dünyanın Sonu' olarak görmekte! Müşterek 'MİLLÎ' hedefleri AB! Sağa ya da sola mensup olmaları fark etmez, Batı hayranı olarak yetişmiş aydınlarımızın zihniyeti budur. Bunların çoğu, sorsanız 'Atatürkçü'dür fakat Atatürk'ün Bölge Merkezli Sadabat Paktı'ndan haberleri bile yoktur.  O Pakt ki, o günün bağımsız Müslüman devletlerini içine almaktaydı. Günümüzün 'Atatürkçüleri'ne göre ise bu ülkelerle bir Pakt içinde olmak 'Medenî Dünya'dan kopmakla eş anlamlıdır! Ne yazık ki, Türkiye Atatürk'ten sonra siyasetin sefaletini yaşamaktadır. 'Dindar' geçinenlerin bile, Avrupa'nın Haçlı ve Emperyalist ruhunu unutup Avrupasız yapamamaları nasıl bir çelişkidir? 
Günümüzün Atatürkçüleri genellikle Batıcıdır ve Batı hayranıdır. Atatürk ise Batı Emperyalizme karşı en büyük mücadeleyi veren, bunlara en büyük darbeyi vuran, Türklüğü bu coğrafyadan silme heveslerini onların kursaklarında bırakan bu büyük milletin has evlâdıdır ve Avrasyacıdır. Onlar böyle bir Atatürk'ü aslâ benimseyemezler. Onun için Atatürk'ü Batıcı yaparlar ve kendi yarattıkları bu 'Batıcı' Atatürk'ü putlaştırırlar. Bu ruh hâlini Zülfü Livaneli ile somutlayalım: “Atatürk dünya koşulları içinde gidecek hiçbir yeri olmadığını gördü; yeni devleti Orta Doğu'ya ve Arap âlemine kapatarak, kapılarını sonuna kadar Batı'ya açtı. Mustafa Kemal'in ağzından savaş sırasında ve sonrasında Avrupa aleyhine tek söz duydunuz mu?”
Allah aşkına siz Atatürk hakkında hiç mi kitap okumazsınız? Büyük Nutku'da mı okumadınız?  1933'de yaptığı şu tespite bakar mısınız: “…Bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşacak olan pek çok kardeş millet vardır (…). Bu milletler bütün güçlüklere karşın muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır.  Sömürgecilik ve Emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletlerarasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı hâkim olacaktır”   (Tek Adam,  Cilt III, s. 424). Böyle bir insana nasıl Batıcı denilir? 
Atatürk mazlûm milletlerin istiklâlini savunuyordu; günümüzün Atatürkçüleri ise onları bugün dahi inim inim inleten Batı Emperyalizmi ile işbirliğini savunuyorlar ki, Avrupa Birliği de Batı Emperyalizminin bir aracından ibarettir.
Atatürk bir Türk Milliyetçisiydi; anti emperyalistti. Türk Milleti'nin emperyalistlerle işbirliği yaparak ve kozmopolitleşerek değil, Türk Kimliği güçlendirilerek muasır medeniyetin üstüne çıkabileceğine inanıyordu. Atatürk'e 'Batıcı' bir elbise giydiren Atatürkçülük sonradan uydurulmuştur amacı da, O'nun anti emperyalist milliyetçiliğini  bertaraf etmektir.
“En büyük şerefim Avrupalı olmamaktır” diyen Necip Fazıl Kısakürek, 1940'lı yıllarda, Avrupa konusunda bakınız bizi nasıl uyarmış: “Biz hangi milleti ve siyasî zümresiyle olursa olsun, Avrupalının hoşuna gittikçe ve alkışını topladıkça, böbürlenmek yerine başımızı taştan taşa vursak daha iyi ederiz. Zirâ, bizim hangi milleti ve siyasî zümresiyle olursa olsun, Avrupalının hoşuna gitmemiz ve alkışını toplamamız ancak kendimizi tahrip ve inkârımız nispetinde kabildir. Yarın, farz bu ya, kendi başımıza ve dışarıdan tek yardım almadan bir sanayi kurmaya muvaffak olur ve iptidaî toprak mahsullerimiz karşılığında cıvata ve somunlarına kadar dışarıdan getirttiğimiz âletlerin kaynağını fikir plânından döküm potasına kadar benimsemek kudretine geçer, buna da Avrupalının müsaade ettiğini görecek olursak, o vakit bizi sevdiğine ve tuttuğuna inanabiliriz.  Hâlbuki buna bütün gücüyle engel olacaktır.” 
“Necip Fazıl muhafazakâr bir isim, onun düşüncelerine itibar edecek değiliz” derseniz, Sosyal Demokrat bir isimden örnek verelim: Almanya'da yaşayan ve Avrupa Birliği'ne girmemizi yıllarca savunan Prof. Faruk Şen,  gazeteci Tufan Türenç'e yıllar önce şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Avrupa Birliği macerası bitmiştir. Türkiye bu durumu kabul ederek kendisine yeni bir strateji çizmeli ve bunu da halka anlatmalıdır. Türkiye kendi onuruyla masadan kalksın ve boşuna birtakım tavizler vermesin!”
Prof. Erol Manisalı, bu Avrupa Birliği üyeliğimizin nasıl bir tuzak olduğu hakkında aydınları uyandırmak için yıllarca âdeta çırpındı; onca makale ve kitap yazdı. Ne yazık ki, hiçbir şey değişmedi. Osmanlı İmparatorluğu'nu Batı'nın Açık Pazarı hâline getiren 1838 Baltalimanı Serbest Ticaret Antlaşması'nın günümüzdeki muadili olan Gümrük Birliği Antlaşması da 6 Mart 1995 tarihinde alkışlarla imzalandı! Artık Avrupalı olmuştuk! Prof. Ayhan Songar, 4 Mart 1995 tarihli yazısında bu antlaşma hakkında şu mizahî tespiti yapmıştı: “Müjde, sonunda manda oluyoruz!”
Bir teslimiyet belgesi olan Gümrük Birliği Antlaşması'ndan Avrupalılar kadar  PKK'lılar da memnun olmuşlardı çünkü, Gümrük Birliği ile, Avrupa Birliği'ne bağımlılığı daha da artan Türkiye'den tavizler koparmak tabiî ki, çok daha kolay olacaktı! 
Batı ile  bütünleştik ve durumumuz meydandadır! Siyasetimiz de, ekonomimiz de artık Batı'nın vesayeti altındadır. 2013 yılı ithalâtımız 250 milyar dolar, ihracatımız ise 143 milyar dolardır! Türkiye, üretmeden tüketen bir ülke hâline getirilmiştir. Devletin müsrifliği millete de bulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ismi ve Devletimizin Türk Kimliği yok edilmek istenmektedir. İmralı'daki çete başı ile yapılan görüşmeler artık rutine dönmüştür ve iyice şımaran bölücü örgüt özerklik ilân etme aşamasına gelmiştir! Avrupa'nın Sevr hayali gerçekleşmek üzeredir. Bütün bunların arkasında Amerika'nın ve Avrupa Birliği üyesi 'dostlarımızın' olduğunu göremeyen ve Avrupa Birliği'ne alınmamayı, 'Dünyanın Sonu' olarak gören aydınlar bu memleketin meselelerine çözüm bulacaklar öyle mi? Vah ki vah! Ne yazık ki, tarih şuûru olmayınca bütün bunları yaşamak da kaçınılmaz oluyor. 
Geçen hafta bazı gazetelerimizde, Rusya Federasyonu, Kazakistan ve Belarus'un üye olduğu Avrasya Ekonomik Birliği'nin kuruluş antlaşmasının 29 Mayıs tarihinde imzalanacağına dair bir haber yayınlandı. Bizim Batıcıların ne umurunda! Türkiye Batı'nın ekonomik ve siyasî vesayetinden Avrasya'ya yaklaşmadıkça kurtulamaz. Biz de bir Türk Milliyetçisi olarak Avrasya ile birlikte hareket etmeyi savunuyoruz. Avrupa Birliği'ne girmek diye bir arzumuz hiç olmadı. Avrupa Birliği üyeliği hikâyesinin Batı'nın, Türkiye'yi bir yarı sömürgeye dönüştürmesinin aracı olarak kullanıldığının farkına varamamak ne acı. Şimdi, işte bu şuûra sahip aydınlarımız 'Kim Cumhurbaşkanı olmalı' diye tartışıyorlar! Evet; kim Cumhurbaşkanı olmalı? Yoksa söyle mi sormalıyız: Cumhurbaşkanı nasıl biri olmalı? Bize göre seçilecek Cumhurbaşkanı öncelikle bu milletin millî ve manevî değerlerinden beslenmiş ve Batı'ya karşı bu milletin menfaatlerini kararlılıkla savunacak bir yapıya sahip olmalıdır. Fakat şunu üzülerek ifade edelim ki, siyasetin bu yapısı ve aydınlarımızın bu zihniyeti sebebiyle Batı'ya karşı bu milletin menfaatlerini savunacak bir ismin aday olarak gösterilmesi mümkün değildir. Kimse büyük hayaller kurmasın.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık