• 03 Temmuz 2017, Pazartesi 9:03
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BİLİNMESİ GEREKEN TARİHİ GERÇEKLERİMİZ (2)
 Lozan Antlaşmasına göre, kendi gümrük tarifelerimizi dilediğimiz gibi belirlemek hakkını ancak 1929 yılında elde edebildiğimizi söylemiştik. Vereceğimiz şu örnek, bunun önemini anlamak için yeterlidir:
1929 yılına kadar, ithâlde alınan gümrük vergilerimiz % 12.9 iken, 1929'da % 45.7'ye yükseltilmiştir! 1923 yılında 60 milyon lira olan dış ticaret açığımız, 1929 yılına gelindiğinde 101 milyon liraya yükselecek fakat gümrüklerimize hâkim olduğumuz 1930 yılında, dört milyon lira fazla verecektir (Prof. Mustafa A. Aysan, “Atatürk'ün Ekonomi Politikası”, s. 177)!
Bunu, Atatürk'ün Ekonomik Milliyetçilik uygulamaları takip edecek; Türkiye, kıt kaynaklarını en verimli şekilde kullanarak, temel ihtiyaç maddelerini kendisi üretmek için kolları sıvayacaktır.
Burada durup, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerindeki ekonomi siyaseti konusunda yapılan tartışmaları da, kısaca hatırlatalım. Çünkü, Cumhuriyetin ilk yıllarında da benzer tartışmalar yaşanacak ve aydınlarımızın bu kafa karışıklığı yüzünden, Plânlı Karma Ekonomiye ancak, 1930'lu yılların başlarında geçilebilecektir.
Hıfzı Topuz'un belirttiğine göre, Namık Kemal, bizi bir yarı sömürge ülke durumuna getiren 1838 tarihli Serbest Ticaret Anlaşmasını şöyle değerlendirmektedir: “Biz vaktiyle ziraatta olduğu gibi, zanaatta da kendi yağımızla kavruluyorduk. Hemen her ihtiyacımızı karşılayacak tezgâhlarımız vardı. Yirmi-otuz yıl içinde onların hepsi mahvoldu. Bunun sebebi Avrupalılara tanınan ticaret hürriyetidir.”
Ziya Paşa'ya göre de, “Uygulanan yanlış ekonomi politikası yüzünden Avrupa malları Osmanlı pazarlarını istilâ etmiş, bu yüzden esnaf işsiz kalmıştır” (“Abdülmecit”, s. 54).
Paris elçiliğinde çalışmış, Avrupa devletlerini çok iyi tanıyan ve düşüncelerine Padişah Abdülmecit'in büyük önem verdiği Selâmi Efendi, İngiltere ile yapılan Ticaret Antlaşması hakkında Padişahı şu sözlerle uyarır: “Bu antlaşmayla İngilizlere, bizde üretilen her çeşit malı çok düşük bir vergiyle satın alma hakkı tanındı. İthâl gümrüğü düşürüldü. Bu haklar daha sonraları başka devletlere de tanındı. Biz böylece, büyük ödünler vererek, iktisadî bağımsızlığımızı yitirdik ve açık pazar olduk. Göreve getirdiğiniz sadrazam ve nâzırlar da liberalizmin destekçisi oldular. Bizde sanayi gelişmemiş olduğu için bu düzen Avrupalıların yararına oldu. İleride müstemlekeye dönüşmemizden korkarım” (Hıfzı Topuz, “Abdülmecit”, s. 124)!
Prof. Zafer Toprak'ın belirttiğine göre, Tercüme Odası'ndan Şerif Efendi, Osmanlı Devleti'nin Tarım Ülkesi olarak görülmesine karşı çıkmış; Ahmet Mithat Efendi ve Musa Akyiğitzade, 'Sanayileşmenin iktisadî bağımsızlık için zorunlu olduğu' üzerinde durmuşlardır.. Musa Akyiğitzade'ye göre, “Bireysel fayda insan davranışlarını belirleyen tek etmen değildir. Siyasî ve millî çıkarların savunulması, ulusal örf ve âdetlerin korunması ve benzerî manevî kaygılar da aynı ölçüde belirleyicidir. İktisadî fayda ile millî çıkar bağdaşmadığı zaman maddî servetten özveride bulunmak gerekir. Aynı mantıkla, serbest pazar, milletin geleceğini tehdit ediyorsa Koruyucu Bir Dış Ticaret Politikası elzemdir.' Akyiğitzade'ye göre, 'Ülkenin üretim güçleri eşit düzeyde olmadıkça serbest pazarda güçlü zayıfı ezecektir. Son kertede tarım ülkesi, sanayileşmiş ülkeye bağımlı olacaktır. Hindistan'ın izlediği serbest ticaret politikası, yerel sanayinin çöküşünün temel nedenidir. Oysa, ABD, koruyucu gümrük tarifeleri sayesinde tarım ülkesi iken sanayi ülkesine dönüşmüştür.”
İttihatçıların Maliye Bakanı olan ve liberal politikaları savunan Cavit Bey'in en güçlü muhalifi, İstanbul mebusu Kirkor Zohrap Efendidir. Zohrap Efendi, “Avrupa hükümetlerinin düsturu, göz diktikleri ülkeleri iktisaden işgal eylemektir. Yabancıların iktisadî fütuhatına karşı önlem alınmazsa, Osmanlı toprakları tümüyle Avrupalıların eline geçer” görüşlerini savunmaktadır. Hâlbuki Cavit Bey, işbölümünün insanlığın en büyük ilerleme nedeni olduğunu, uluslararası düzeyde işbölümünde, Osmanlı'nın payına tarım kesiminin düştüğünü ileri sürmekte ve cılız, rekabet gücünden yoksun bir sanayiyi, ülke için bir yük olarak görmektedir (“Türkiye Tarihi”, Cilt III, s. 242, 243)!
Atatürk de, l.3.l922 tarihinde T.B.M.M'de yaptığı bir konuşmada, Türk Milleti'ni ezen Tanzimat politikalarını ve Serbest Ticaret anlayışını şu sözlerle eleştirmektedir:
“…Tanzimat'ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekâbetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi ayrıca kapitülâsyon zincirine bağlamıştı. Teşkilât ve ferdî kıymet bakımından, iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar, memleketimizde bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. Bütün iktisadiyatımıza bu sayede hâkim olmuşlardı. Efendiler, bize karşı yapılan rekâbet, hakikaten çok gayrimeşrû, hakikaten çok eziciydi. Rakiplerimiz bu suretle inkişâfa müsait sanayimizi mahvettiler. Ziraatimizi de hırpaladılar, malî ve ekonomik gelişme ve olgunlaşmamızın önüne geçtiler. Siyaseti iktisadiyemizin mühim gayelerinden biri de, umumî menfaatimizi doğrudan doğruya alâkadar edecek müessese ve teşebbüsleri, malî kudretimiz ve fenniyemiz müsaadesi nispetinde devletleştirmedir”(Kâzım Öztürk, “Atatürk'ün Meclis Konuşmaları”, s. 736).
Batı bize, Serbest Piyasa Ekonomisini önerirken, liberalizmin babası sayılan ünlü İngiliz iktisatçısı Adam Smith, İngiltere'nin sömüreceği dünyaya liberalizmi telkin ediyor, kendi ülkesi için müdahaleci ve korumacı bir ekonomi öneriyordu (Attilâ İlhan, Cumhuriyet, 6.11.2002)!
21 Haziran tarihli Milliyet gazetesinde, Cumhurbaşkanı danışmanı sayın Cemil Ertem de şu bilgiyi paylaşmış: “Friedrich List, 1841'de yayınlanan, 'Millî Siyasal İktisat Sistemi' adlı kitabında, Amerika'nın ve Britanya'nın sınaî kalkınmasının, Serbest Ticareti ve Serbest Piyasa ekonomisini ayaklar altına alarak gerçekleştirdiğini, bu kitapla kanıtlar. Ama, List, aynı zamanda, Britanya'nın diğer ülkelere serbest ticaret öğüdü verdiğini, hattâ, serbest ticarete bu ülkeleri nasıl zorladığını uzun uzun anlatır! Şimdi özellikle, G-20 plâtformlarında, gelişmiş ülkeler yine diğerlerine 'Aman korumacılık yapmayın' diye öğüt veriyor ama, başta demir çelik gibi temel sanayi ürünlerinde en yüksek korumacılığı onlar yapıyor!”
Bu güzel bir tespit. Fakat, ülke ekonomisinin Batı pazarlarına açılması AKP iktidarında daha da artarak devam etmedi mi? Özelleştirmeler de bu anlayışla yapılmadı mı?
Bu tartışmaların, okullarımızda ders olarak okutulması gerekir. Çünkü Serbest Piyasa Ekonomisi ile kalkınacağımız masallarına bugün de inanılmakta; bırakınız devlet teşebbüslerinin yok pahasına satılmasını; özel teşebbüse ait olan varlıklarımız da, yabancılara satılmaya devam olunmaktadır (Bakınız: Güngör Mengi, Milliyet gazetesi, 20.06.2017)!
Osmanlı aydınlarının, takip edilecek ekonomi siyaseti hakkındaki kafa karışıklığından söz etmiştik. Bu konuda Falih Rıfkı Atay'ın yaptığı şu tespit de, Cumhuriyet döneminin güçlüklerini anlayabilmek bakımından oldukça aydınlatıcıdır: “Kısa ve uzun vadeli hiçbir ödünç alma imkânı yoktu. Her şey yapılacak ve 1911'den 1922 sonuna kadar dört harp geçiren, yanan, yıkılan, milyonlarca evlâdını kaybeden, üstelik bütün gelir kaynakları sıfıra inen, vatan yoksullarının parası ile yapılacaktı. Bilmiyorduk! Bir bilen ve öğreten de yoktu. Mekteplerde okudukları veya okuttukları on dokuzuncu asır iktisat teorileri ile yeni devlete nasihat verenleri dinlesek, kollarımızı kavuşturup bir asır beklemeli idik. 'Devlet demiryolu yapamaz. Kitapta yeri yok' sesleri geliyordu. Demiryolunu imtiyazlı yabancı şirketler yapmalı idi” (“Çankaya”, s. 451, 544).





MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık