• 07 Ağustos 2017, Pazartesi 9:05
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BİLİNMESİ GEREKEN TARİHİ GERÇEKLERİMİZ (12)
  İsmet İnönü, ABD ile imzalanan yardım anlaşması sebebiyle, 12 Temmuz 1947'de şunları söylemişti: “Büyük Amerika Cumhuriyeti'nin, ülkemiz ve ulusumuz hakkında beslemekte olduğu yakın dostluk duygularının yeni bir örneğini teşkil eden bu sevinçli olayı, her Türk candan alkışlamaktadır” (Metin Aydoğan, age. s. 127)!
Bu ilişkilerin sonunda, 1956 yılına gelindiğinde, Nelson Rockefeller, ABD Başkanına verdiği bir raporda, “Türkiye oltaya yakalanmış balıktır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur” diye yazacaktır!
1947 yılında, Amerika ile ilişkilerimizi öven İsmet Paşa, 1963 yılında, Başbakan olarak yaptığı bir konuşmada, Amerika'nın Türkiye'deki etkinliğinden bakınız nasıl yakınıyor: “Daha bağımsız ve kişilikli bir dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum, sonucu bana gelmeden, Washington'un haberi oluyor. Sonucu memurdan önce sefirden öğreniyorum... Böyledir bu işler. Peygamber edasıyla size dünyaları vaad ederler. İmzayı attınız mı, ertesi gün gelmişlerdir. Personeli gelmiştir, üsleri gelmiştir. Ondan sonra, sökebilirsen sök! Gitmezler! Ancak bu meselenin üzerine vakit geçirmeden eğilmek lâzım. Yoksa bağımsız bir dış politika güdemeyiz. Fakat zannetmeyiniz ki, kolay bir iştir.Teşebbüs ettiğiniz zaman başımıza neler gelir kestiremem” (Doğan Avcıoğlu, “Türkiye'nin Düzeni”, s. 578)!
İsmet Paşa haklıdır, gerçekten de, ülkemizde yabancı uzmanların yerleşmedikleri bir kurum kalmamıştır. İyi ama, bu durumun baş sorumlusu İsmet Paşa ve CHP'nin tek parti iktidarı değil midir? Atatürk'ün büyük bir önem verdiği Türk-Sovyet Dostluğu, uydurma Sovyet tehditleri ile kim tarafından yıkıldı? 1945 yılında, Amerika ile ilk İkili Antlaşmayı kim imzaladı? Sonunda bu noktaya varılacağı nasıl görülemedi?
İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon'un, Lozan görüşmeleri sırasında kendisine yönelttiği şu tehdit dolu sözleri İsmet Paşa nasıl unuttu: “Müzakere ediyoruz. Aylardan beri arzu ettiklerimizden hiçbirini alamıyoruz. Vermiyorsunuz. Anlayış göstermiyorsunuz. Memnun değiliz sizden. Ama ne reddederseniz cebimize atıyoruz. Cebimizde saklıyoruz. Memleketiniz haraptır. Yarın geleceksiniz, bunları tamir etmek için, kalkınmak için yardım isteyeceksiniz. O zaman, bu cebime koyduklarımdan her birini birer birer çıkarıp size vereceğim” (Tek Adam, Cilt III, s. 115)!
Ne yazık ki, bu sözlerin üzerinden henüz daha çeyrek yüz yıl geçmeden Curzon haklı çıkacaktır! Hâlbuki, Atatürk Büyük Zafer'den sonra şu uyarıyı yapmıştı: “Emperyalizm bizi affeder mi? Yüz yıllık emeğinin ürünü Sevr'i ve Üçlü Anlaşma'yı tarihe gömdük. Hevesi kursağında kaldı. Affetmez! Bizi yine uyutmak, istediklerini yaptırmak isteyecektir. Onun için gözümüzü daima dört açmalı ve çok çalışmalıyız. Tarihimizi iyi bilmeli, bağımsızlık bilincini güçlendirmeliyiz” (Turgut Özakman, “Cumhuriyet”, s. 142).
Enteresan olan şey Lozan'dan dönüşünde İsmet Paşa'nın da, Atatürk'e, bu endişesini, şu sözlerle dile getirmiş olmasıdır: “..sürekli tetikte durmamız gerekiyor. Açık verirsek Sevr anlayışı her zaman patlayabilir. Çünkü yaşamak ve kurtulmak için kendilerine avuç açacağımızı, böylece bütün kazandıklarımızı geri alacaklarına inanıyorlar” (Özakman, age. s. 325)!
Atatürk, 13. 8. l923 tarihinde, T.B.M.M'de yaptığı konuşmasında da şu önemli uyarıyı yapmaktaydı: “Efendiler! Bugüne kadar istihsal eylediğimiz muvaffakiyet, bize ancak terakki ve medeniyete doğru bir yol açmıştır. Yoksa terakki ve medeniyete henüz ulaşılmış değildir. Bize ve ahfadımıza düşen vazife bu yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir. Şurasını hatırdan çıkarmamalıdır ki, bu kadar fedakârlıkların semeresini elimizden kaçırmamak ve geçen musibet ve felâketlerin bir daha avdetini gayri mümkün kılacak tedbirleri almak bizim için her günün düşüncesi olmalıdır. Fakat emin olalım ki, bunun için kuru bir dikkat ve teyakkuz safdilâne bir kıskançlık kâfi değildir. (…) Şüphesiz hukukumuza, şeref ve haysiyetimize hürmet edildikçe, mütekabil hürmette katiyen kusur etmeyeceğiz. Fakat ne çare ki, zayıf olanların hukukuna hürmetin noksan olduğu veya hiç hürmet edilmediğini çok acı tecrübelerle öğrendik. Onun için efendiler; bütün ihtimallerin gerektirdiği hazırlıkları yapmakta aslâ geri kalamayız (Kâzım Öztürk, “Atatürk'ün Meclis Konuşmaları”, s. 998).
Bu yazı dizisinde, Atatürk dönemini ve Atatürk'ten sonra, yeniden nasıl emperyalist devletlerin vesayetine sokulduğumuzu özet olarak anlattık. Atatürk'ten sonra Küçük Amerika olmayı karar verildi. Fakat. Ancak, Amerika'nın bir karikatürü olabildik!
Demokrat Parti, CHP'den daha büyük bir şevkle Batı ile işbirliğini sürdürmüştür. Ne var ki, Amerika, verdiği bütün kredilerin özel teşebbüs için kullanılmasını istemekteydi. Menderes ise, bunları kamu yatırımlarında da kullanmak istiyordu. Ankara'daki AİD yardım heyeti, kamu sanayi yatırımlarına kaynak tahsisine izin vermedi. Mart 1959'da, Başbakan Menderes, AID yardım Heyeti Başkanını odasından kovdu ve Türkiye'yi terk etmesini istedi. 'Rusya Düşman, Amerika Dost' siyasetinin ne vahim bir hata olduğunu anlayan Demokrat Parti iktidarı, ABD vesayetini kırmanın yollarını aramaya başladı. Komşumuz Sovyet Rusya ile ekonomik ilişkileri geliştirmenin yararı nihayet idrak edilerek, bu yolda teşebbüsler başlatıldı. 11 Nisan 1960'tarihli gazetelerde, Menderes'in Temmuz ayında Rusya'ya gideceği, Kruşçev'in Ankara'ya geleceği haberleri açıklandı. Rusya ile büyük bir Ticaret Antlaşması imzalanacaktı. Fakat Amerika buna izin verir miydi?
Doğan Avcıoğlu bu konuda bize şu bilgiyi veriyor:”ABD'deki açıklamalar göstermiştir ki, CIA, 27 Mayıs hazırlıklarından haberdardır fakat bundan Menderes'i bilgilendirmemiştir! Ankara'dan merkeze gönderilen bir raporda, 'Menderes'in günleri sayılıdır' denilmektedir” (“Millî Kurtuluş Tarihi”, s.1616, 1617)!
Son bir not: Soner Yalçın, 10 Kasım 2016 tarihli Sözcü'de, Atatürk'ün nâşının Anıtkabir'e nakli ile ilgili bir yazı yazmıştı. Oradan yaptığımız bir özeti paylaşmak isteriz. 9 Kasım 1953; o gün, nâşın bulunduğu tabut açılacak, tahnit bozulacak ve Atatürk beyaz kefenlere sarılarak Anıtkabir'e götürülecekti. Başbakan Adnan Menderes Makbule Hanım'ı tabutun yanına getirdi. Makbule Hanım sessizce ağlıyordu. Tabut açıldı. Naaş bozulmamıştı. Uzun sarı saçlarından bir tutam, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Abdülhalik Renda (Eski Meclis Başkanı) tabutun yanında yığılıp kaldı. Bayılmıştı. Salonda yalnız hıçkırıklar duyuluyordu.
Soner Yalçın'ın belirttiğine göre, İsmet İnönü'nün o günlere ait günlüğünde, bugüne dair tek cümle bir not yoktu! Günlüğündeki bir sonraki notun tarihi 13 Kasım 1953'tü ve Erdal İnönü ile ilgiliydi! Demek ki, İnönü'ye göre, Atatürk'ün Anıtkabir'e defnedilmesi, günlüğüne kaydedilmesini gerektirecek kadar önemli bir olay değilmiş!





MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık