• 31 Temmuz 2017, Pazartesi 9:15
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BİLİNMESİ GEREKEN TARİHİ GERÇEKLERİMİZ (10)
 Atatürk'ün 1932'den itibaren, Katı bir Devletçilik yerine benimsediği, Millî bir Özel Teşebbüsü de ülke kalkınmasında seferber etmeyi amaçlayan Plânlı Karma Ekonomi anlayışını benimsemiş olduğu gerçeği üzerinde pek durulmamıştır. Çünkü, bu gelişme, genel ezberlere aykırıdır!
Ayrıca, bütün bu anlattıklarımız, Atatürk'ün, hükümet işlerine doğrudan karışmadığını da bize göstermektedir. Atatürk, ancak gerektiğinde müdahale eden bir gözetmendi.
Atatürk'ün, İnönü'nün yerine Bayar'ı tercihi, tarihimizin, özellikle karınlıkta bırakılan bir noktasıdır. Okudukça, tarihin ne kadar çarpıtıldığını daha iyi anlıyoruz. Bu; Sultan Abdülhamid konusunda da böyledir; İttihatçılar, Enver Paşa ve I. Dünya Harbi'ne girmemiz konusunda da böyledir! Bugün yaşadığımız, yapay siyasî ayrılıkların temel sebebi de, tarihimizin iyi bilinmemesidir. Kendi menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyen ihtiraslı siyasetçilerin, siyaset üzerinde kurabildikleri hâkimiyetin ve Batı'nın bu haysiyetsiz vesayetinin esas sebebi de, bu bilgisizliktir.
Atatürk, ülkedeki iktisadî gidişi dikkatle takip etmekteydi ve İsmet Paşa'nın katı devletçilik anlayışı ile bu işin yürümeyeceğine iyice kanaat getirdikten sonradır ki, Celâl Bayar'ı önce ekonominin başına getirmiş; buradaki başarılarını gördükten sonradır ki, Başbakan yapmıştır.
Ne yazık ki, Atatürk'ün sağlığında Plânlı Karma Ekonomi siyasetini büyük bir başarı ile uygulayan Celâl Bayar; Demokrat Parti'nin başına geçtikten sonra, İsmet Paşa'nın Amerika ve Avrupa ile kurduğu, bağımsızlığımızı kağıt üzerinde bir kavrama dönüştüren bağımlılık ilişkilerini daha da geliştirecektir! Menderes, Amerika'nın bizi bir ahtapot gibi sarmaladığını görüp, kurtulmaya çalıştığında, bunu hayatıyla ödeyecektir.
CHP iktidarının sonlarına doğru yabancı sermaye yandaşlığı iyice gelişmiştir. Bu konuda, Aziz Nesin'in çıkardığı Marko Paşa dergisinin, 2 Aralık l946 tarihli sayısında, Sabahattin Ali'nin, “Yabancı Sermaye” başlıklı yazısını okurken hüzünlenmemek elde değil.
Sabahattin Ali, Atatürk'ün ölümünden sadece 8 yıl sonra, ülkede yeniden yükselen yabancı sermaye hayranlığını bakınız nasıl eleştirmiş:
“Yurdumuza tekrar yabancı sermaye gelecekmiş. Gazeteler bu havadisi verirken cümbüş ediyorlar. Resmî makamlar da, memlekete yabancı para girmesini kolaylaştırmaya himmet ediyorlar. Hele bu sermaye bir gelsinmiş, asfalt yollar uzayıp gidecek, gökleri uçaklar kaplayacak, memleket malla dolacak, madenler gürül gürül işleyecek, herkes yağ, bal içinde yüzecekmiş! İyi ya, kırk seneden beri şu yabancı sermayeyi defetmek için sarf edilen gayret neydi? Şimdi hatırlıyorum. Daha beş, altı yaşında bir çocuktum. Seferberlik başlamıştı. O zamanın maceracı hükümeti bu kanlı macerayı halka şirin göstermek için sokaklarda davul çaldırıp şöyle bağırtıyordu: 'kapitülâsyonlar kalktıı!.. Bütün millet şâd oldu!..' Ve dört sene seferberlikte, ondan sonra üç sene İstiklâl Harbi'nde, yabancı sermayenin bizi sürüklediği yarı müstemlekelikten kurtulmak için dövüştüğümüz söylendi. Lozan'ın en şerefli tarafı, bizi yabancı sermaye köleliğinden kurtarması idi. Arkasından yirmi sene, hep bu yabancı sermayeyi silkip atmaya çalıştık. Mini mini Belçika'nın tramvay şirketindeki sermayesinden kurtulduk diye bayram ettik. İzmir su şirketi yabancı sermayeden kurtuldu diye tören yaptık. Havagazını aldık, sevincimizden zıpladık, elektriği kurtardık. Bütün bunların sonu buna mı varacaktı? El açıp davet edecek olduktan sonra, yabancı sermayeyi ne diye düğün bayramla kapı dışarı ettik? Bu işte hangi menfaatlerin oyunu var? Dünyayı bir ahtapot gibi sarmaya çalışan emperyalist sermayenin kucağına atılmak, milletin alın terini dolara ve sterline satmak isteyenler kim? Gözü doymaz paranın, bu korkunç taarruzu karşısında, milletini ve vatanını seven namuslu insan, sesini yükseltmeye mecburdur. Çünkü, bir memlekete girip yerleşen yabancı sermayeyi çıkarıp atmanın, yabancı orduları sürüp denize dökmekten daha güç olduğunu, biz Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçıları herkesten iyi biliriz” (Bütün Dünya, Başkent Üniversitesi Kültür Yayını, 2005/11, s. 43).
Hâlbuki, Atatürk, Büyük Zafer'den sonra bizi bakınız nasıl uyarmış:
“Emperyalizm bizi affeder mi? Yüz yıllık emeğinin ürünü Sevr'i ve Üçlü Anlaşma'yı tarihe gömdük. Hevesi kursağında kaldı. Affetmez! Bizi yine uyutmak, istediklerini yaptırmak isteyecektir. Onun için gözümüzü daima dört açmalı ve çok çalışmalıyız. Tarihimizi iyi bilmeli, bağımsızlık bilincini güçlendirmeliyiz.”
Fakat, ne yazık ki, Atatürk'ün ölümünden sonra, Emperyalizmin Vesayet Halkasını biz kendi ellerimizle boynumuza geçirdik!
1921 yılında, Ankara'da, Fransız temsilcisi Franklin Bouillon (Buyon) ile yapılan görüşmelerde Bouillon'un, “Yoksa siz aklınızdan kapitülâsyonları kaldırmayı mı geçiriyorsunuz?” sorusuna Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey hiç duraksamadan, “Evet, Mösyö Bouillon, Millî Mücadele toprak için yapılmıyor. Osmanlı topraklarının dörtte üçünü oralardaki halkların idaresine bıraktık. Biz istiklâl için mücadele ediyoruz. Büyük Millet Meclisi kapitülâsyonların kaldırıldığını görmeden kılıcını kınına koymaz” diyecektir.
Bu cevaba, Fransız diplomatı gülümseyerek “Ah dostum, azminizi ve sabrınızı temsil eden kağnı kollarını büyük bir hayranlıkla izledim. Ama gerçekçi olun ve bizimle uzlaşmaya bakın. Çünkü kağnı kamyonu yenemez” cevabını vermişti (Özakman, “Şu Çılgın Türkler”, s. 136).
Bouillon'un (Buyo) 'Kamyon' dediği emperyalizmdir!
Fakat 'Kağnı' 'Kamyonu' yenecek ancak, Atatürk'ün önderliğinde, Atatürk'ün, Onuncu Yıl Nutkunda vurguladığı gibi, “Az zamanda çok büyük işler başarılacak” fakat Atatürk'ten sonra yeniden Tanzimatçılık Ruhu yani Batı hayranlığı; yani 'Biz tek başımıza adam olamayız bize mutlaka bir yabancı müzahereti gereklidir' anlayışı hâkim olacaktır!
Bu, aslında kuzunun kurda teslim edilmesinden başka bir şey değildi!
Ne yazık ki, Atatürk'ün uyarılarına rağmen, ülkemizi Batı emperyalizminin vesayetine sokacak adımlar atılacaktır!
Doğan Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi îsimli çok değerli kitabında, Atatürk'ten sonra, bu güzelim ülkeyi Batı vesayetine sokanlar hakkında, şu hazin tespiti yapmaktadır:
“Onlar Kemalist değillerdi. Atatürk'ün sağlığında O'nun varlığının etkisiyle devrimlere destek oldular. Ölümünden sonra ise kendi kimlikleriyle hareket ettiler!”
Çünkü, onlar Tanzimatçıydı!
Bu arada, Atatürk'ün vasiyetinde, 'kendisinden sonra, devletin başına getirilmesi gereken en uygun isim olarak, Mareşal Fevzi Çakmak'ı önerdiğini' de belirtelim (Hasan Rıza Soyak, “Atatürk'ten Hatıralar”, s. 717)! ./…





MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık