• 30 Haziran 2017, Cuma 9:16
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BİLİNMESİ GEREKEN TARİHİ GERÇEKLERİMİZ (1)
 Bu konuda, okurlarımızın sabrına sığınarak, on bir yazı yazdık. Bugünlere nasıl geldiğimizin kısa bir özetini bu yazılarda bulacaksınız.
Rus Devriminin önemli isimlerinden Sultan Galiyev, I. Dünya Harbi'nin mağlubu Türkiye için beklentisini şöyle ifade etmiş: “Avrupalı hükümdarlara Türkiye'yi sindirmek kısmet olmadı, olamayacaktır da… Türkiye yalnızca kendisi yaşamakla yetinmeyecek, Avrupa tarafından zorla kapatılmış olan kendi eski parçalarına ve geri kalan tüm Orta Doğu'ya da hayat verecektir!” .
Atatürk, Sultan Galiyev'in bütün bu öngörülerini gerçekleştirmiştir. Mandacı aydınlara rağmen, gerçekçi hedefler belirleyerek, İstiklâl Harbimizi kazanmış; Sevr'i çöpe göndermiş; Balkan ve Sadabat Paktları'nı kurarak, emperyalizme karşı bölgesel bir işbirliğini gerçekleştirmiş ve dünyada başka bir örneği bulunmayan, tüm mazlum milletlerin kalkınmaları için bir örnek teşkil eden, Plânlı Karma Ekonomi siyasetini büyük bir başarı ile uygulayarak, ülkemizi emperyalist devletlerin vesayetinden kurtarmıştı.
Atatürk'ün takip ettiği barışçı siyaset sayesinde ülkemiz, bütün dünyanın itibar ettiği, sözüne güvenilir ve dostluğu aranılır bir ülke olmuştu. Atatürk'ün samimî ve güven veren anlayışı sayesinde, mezhep bağnazlığı aşılarak, İran'la da yakın dostluk ilişkileri geliştirilmişti. Fakat, Atatürk'ten sonra, Batı ittifakına girilmesi ile başlayan süreçte, ülkemiz yeniden Batı emperyalizminin kıskacına sokulmuştur. Bunun hazin neticesi, büyük bir güç ve itibar kaybına uğramamız ve bin yıl ada-letle yönettiğimiz bu coğrafyanın, emperyalizmin kanlı ve kirli plânlarına karşı savunmasız bir hâle gelmesi olmuştur.
Eğer Atatürk'ün yolundan ayrılmamış olsaydık, her şeyin çok farklı olacağı bilinmelidir.
Hindistan bağımsızlığının sembol ismi Mahatma Gandi'nin şu sözleri de, aslında, bu gerçeğin bir tespitidir: “Biz, Türkiye Cumhuriyeti'ni dünyanın en güçlü devletlerini dize getiren bir büyük devlet olarak tanıdık. Türk Milleti'nin emperyalistlere karşı verdiği mücadeleden ilham da aldık. Fakat, Atatürk öldükten sonra Türkiye, küçük bir Balkan devleti derekesine düştü” (Necdet Sevinç, Yeniçağ, 22.10.2004)!
Ne yazık ki, 'Atatürk Dönemi ve Sonrası', tarih kitaplarımızda bile, objektif bir bakışla anlatılma-maktadır.
Ne demişti Sun Tzu? “Eğer kendini ve düşmanını iyi tanıyorsan, bütün savaşları kazanabilirsin. Eğer düşmanını iyi tanımıyor fakat kendini iyi tanıyorsan, iki savaştan birini kazanabilirsin. Ne düşmanını ve ne de kendini tanımıyorsan, hiçbir savaşı kazanamazsın!”
Kendimizi tanımak? Yani, tarihimizi iyi bilmek! Osmanlı'nın hangi hataların sonunda yıkıldığını; Atatürk'ün bu devleti hangi temeller üzerinde yükselttiğini ve nasıl başarılı olduğunu; Emperyalizmin vesayet çarklarını kırmayı başardıktan sonra, yeniden nasıl Batı'nın vesayeti altına girdiğimizi tüm vatanseverler, ana hatları ile bilmelidirler. Çünkü, bunlar yeterince bilinmeden, yapay ayrılıklar aşılarak, güçlü bir İç Cephe'nin kurulması ve bugün karşı karşıya bulunduğumuz bunalımları aşacak bir Çıkış Yolu bulunması mümkün değildir.
Batı hayranı aydınlarımızın âdeta tapındıkları Serbest Piyasa Ekonomisi, yalnızca emperyalist devletlerin çıkarlarına hizmet eden ahlâksız ve gaddar bir mekanizmadan başka bir şey değildir. Batı, sömürmek istediği ülkelere hep, Serbest Piyasa Ekonomisini dayatmıştır. Amerika Devlet Başkanı Wilson'un, “Wilson Prensipleri” diye bilinen 14 maddelik bildirisinin bir maddesinin de, 'Serbest Piyasanın Kabul Edilmesi' şartı olduğunu hatırlatalım!
Eğer Türkiye, Atatürk'ün çizdiği millî rotadan ayrılmamış olsaydı, aydınlarımız dinimize bu kadar Fransız olmasalardı, Din İstismarcıları bu kadar etkin olabilirler miydi? Eğer bugün, bir PKK olayı yaşıyorsak, Fetullah Çetesi devletimizin kılcal damarlarına kadar yerleşebilmişse (sızma değil, bir yerleştirilmedir söz konusu olan), ekonomimiz bu kadar dışa bağımlı bir hâle gelmişse, İç Cephe böylesine darmadağınık olmuşsa, böylesine bölünmüşsek; devletimizin omurgası, beyni olan Millî Bürokrasi kağıt üzerinde bir kavrama dönüşmüşse, millî reflekslerimiz bu kadar aşınmışsa, Millî Ordumuz caydırıcılık gücünü büyük ölçüde yitirmişse, bunların temel sebebi, ülkemizin, Atatürk'ün ölümünden sonra Amerika'nın vesayetine sokulmasıdır.
Vatansever aydınlarımızın ve siyasetçilerimizin önce bu gerçeği görmeleri gerekir. Aydınlarımızın üzerine kara ve yağlı bir is gibi yapışan aşağılık duygusundan kurtulabilmeleri için de, Atatürk döneminde elde edilen başarıların çok iyi bilinmesi zorunludur. Bu bilgiye yeterince sahip olduğumuz takdirde, yeniden başarabileceğimize olan inancımız da pekişecektir.
Bu millet iyi yönetilirse başaramayacağı şey yoktur. Türk Milleti'ndeki bu cevheri iyi bilen Yugoslavya Devlet Başkanı Tito, Türkiye'den beklentisini bakınız nasıl dile getirmiş: “Bu küresel hâkimiyete karşı ayaklanma yine Mustafa Kemal'in ülkesinde başlayacaktır, mazlûm milletlerin öncüsü yine Türkiye olacaktır!”
Mustafa Kemal Atatürk'ü kılavuz edindiğimiz takdirde, bunu yeniden başarabiliriz. Fakat önce Atatürk'ü doğru tanımamız gerekir.
Bu yazı dizisinde Atatürk'ün nasıl başardığını ve yeniden, nasıl Batı Emperyalizminin etkisine girdiğimizi özetlemeye çalışacağız. Çünkü, bugün buna, her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Bugün, birçok vatansever aydın, ÇIKIŞ YOLU üzerinde kafa yoruyor. Fakat şunu hatırlatalım ki, bu devlet gemisini, yeniden Doğru Rotaya oturtmak için, önce rotanın nasıl bozulduğunu ve tabiî ki, Cumhuriyetin Osmanlı'dan devraldığı mirası da ana hatları ile bilmemiz gerekiyor. Kısaca bunun üzerinde de duralım.
Osmanlı Devleti'ni çöküşe sürükleyen esas sebep ekonomiktir. İngiltere ile imzalanan ve sonra da, bundan bütün Avrupa devletlerinin yararlandığı 1838 tarihli Serbest Ticaret Antlaşması, gelişmekte olan Osmanlı ekonomisini can evinden vurmuştur. Bu antlaşma ile, ihracata yüzde 12 vergi konulurken, ithalâta ancak yüzde 3 vergi konmaktaydı! Romen tarihçi Jorga, Kırım Savaşı'ndan 20 yıl sonra, 18 milyon 500 bin Sterlin ithalât karşılığında sadece 10 milyon Sterlin tutarında ihracat yapıldığını kaydetmektedir (“Osmanlı İmparatorluğu Tarihi”, Cilt V. s. 453)!
Bu durumu gören İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası, 1880 yılında, 'Yerli Yatırımcıların Korunması İçin' gümrük duvarlarının yükseltilmesini istemiştir!
Maxıme Rodınson, ithalât gümrüğünün, tepkiler üzerine önce yüzde 8'e, daha sonra 1911'de yüzde 11'e yükseltildiğini, fakat bunun, hakiki bir himaye için gene de yetersiz olduğunu belirtiyor. Rodınson, 1914 yılına gelindiğinde, Osmanlı Devleti'nde çalışmakta olan 242 sanayi işletmesinin bulunduğunu; bunların sermayelerinin yüzde 10'unun yabancılara, yüzde 50'sinin Yunanlılara, yüzde 20'sinin Ermenilere, yüzde 5'inin Yahudilere ve nihayet yüzde 15'inin Müslüman Türklere ait olduğunu belirtiyor (“İslâmiyet ve Kapitalizm”, s. 175).
Cumhuriyet işte böyle bir ekonomi devralmıştı! Ayrıca, Osmanlı borçlarının da, Cumhuriyet hükümetleri tarafından ödendiği unutulmamalı-dır! Meselâ, l930 yılının bütçe gelirlerinin iki yüz küsur milyon lira olduğunu; bunun 49 milyon lirasının Osmanlı'dan devralınan borçların taksiti için ayrıldığını hatırlatalım!
Diğer taraftan, bir başka önemli husus da, gümrüklerimize ancak, 1929 yılında tam hâkim olabildiğimizdir! Dikkat ediniz, Lozan'la, 1923'te değil! Çünkü emperyalistler, Kemalist Türkiye'nin 6 yıl bile dayanamayacağını umuyorlardı!
NOT: Nisa Suresi 58. ayet, “Emaneti ehline verin. Hükmettiğinizde ADALETLE hükmedin” diye buyuruyor! Sayın Kılıçdaroğlu, Adalet yürüyüşüyle, bize göre, siyasî hayatının en doğru, en cesur ve en anlamlı eylemini yapıyor. Bu yürüyüşte PKK paçavrası yok. Türk Bayrağı, Atatürk resmi ve Adalet yazılı pankartlar var! Hatırlatalım dedik!





MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık