• 07 Eylül 2018, Cuma 9:09
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BATI'YA BİZ TESLİM OLDUK! (1)
 Bu yazı dizisinde, 1946'dan sonra Serbest Piyasa Ekonomisine geçilmesi ile birlikte, kaçınılmaz olarak yaşadığımız ekonomik krizlerin nedenleri üzerinde duracağız. Sorunlarımızın nedenlerini doğru anlamadan, doğru çözümler de bulamayız. Yani önce hastalığı doğru teşhis etmek gerek!
Atatürk'ün şu sözlerini hiç unutamam: “Emperyalizm bizi affeder mi? Yüz yıllık emeğinin ürünü Sevr'i ve Üçlü Anlaşmayı tarihe gömdük. Hevesi kursağında kaldı. Affetmez! Bizi yine uyutmak, istediklerini yaptırmak isteyecektir. Onun için gözümüzü daima dört açmalı ve çok çalışmalıyız. Tarihimizi iyi bilmeli, bağımsızlık bilincini güçlendirmeliyiz.”
Büyük Atatürk'ün bu uyarısına rağmen, ne yazık ki, ölümünden sonra bu ülkeyi yönetenler, Batı'nın vesayet halkasını kendi elleriyle boynumuza geçirdiler! Bunun hiçbir izahı ve mazereti yoktur. “Efendim, 'Sovyet Tehditleri' vardı; ülkemizin çağdaş ve kalkınmış bir ülke olması için Batı'yla birlikte olmak zorundaydık. Zaten Atatürk de 'çağdaşlaşmamız için Batılaşmamız gerekiyor' demiyor muydu!” gibi savunmaların hiçbiri doğru değildir. Mesele; devleti yönetenlerin Tanzimatçı; yani Batı'ya karşı kompleksten kaynaklanan Batı hayranlığı içinde olmalarıdır!
Atatürk, Cumhuriyetin ilânından sonra, ilk Başbakan olarak seçtiği İsmet Paşa'ya yazdığı mektupta, memleketin içinde bulunduğu acıklı hâli şöyle özetler: “Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil; üstelik yetersiz! Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet'le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136! Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın hâlinde. Bit ciddî sorun…Bebek ölüm oranı yüzde 60'ı geçiyor. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremidi bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir'in bazı semtlerinde var. (…) Bunları, Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Hedefimiz Millî İktisat! Bağımsızlığın sürekli olması için iktisadî bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği çok geç fark etti… Cumhuriyet'e uygun bir anayasaya gerek var. Bu durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama, yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, millî hâkimiyete dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüz yılımızın düzeyine yetişmek, kısacası başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve Esir Ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!”
Atatürk, bu durumdaki bir ülkede, ekonomik kalkınma işinin, düşmanı denize dökmekten daha zor olduğunu biliyordu.
Falih Rıfkı Atay, o günün şartlarını şöyle anlatır: “Kısa ve uzun vadeli hiçbir ödünç alma imkânı yoktu. Her şey yapılacak ve 1911'den 1922 sonuna kadar dört harp geçiren, yanan, yıkılan, milyonlarca evlâdını kaybeden, üstelik bütün gelir kaynakları sıfıra inen, vatan yoksullarının parası ile yapılacaktı. Bilmiyorduk! Bir bilen ve öğreten de yoktu! Mekteplerde okudukları veya okuttukları on dokuzuncu asır iktisat teorileri ile yeni devlete nasihat verenleri dinlesek, kollarımızı kavuşturup bir asır beklemeli idik. 'Devlet demiryolu yapamaz. Kitapta yeri yok' sesleri geliyordu. Demiryolunu imtiyazlı yabancı şirketler yapmalı idi” (“Çankaya”, s. 451, 544).
Falih Rıfkı şöyle devam eder: “Meclis kürsüsünde bir de “üç beyaz” parolası dillerdedir. Ekmeğimizi kendi unumuzdan yoğurmak, şekerimizi kendi pancarımızdan almak, bezimizi kendi pamuğumuzdan dokumak! Ah bunda bir muvaffak olunsaydı! 1923 kafası ve iradesi imkânsızlığa meydan okumuştur. Doğru, eğri, eksik, tamam; fakat 'Türk'ün yapamayacağı' sabit fikrini yenmiştir” (“Çankaya”, s. 453).
Bunların hepsi yapıldı. Başardık! Türk'ün de büyük işler yapabileceğini, 'bizi 15-20 yıl Amerika ya da İngiltere idare ederek adam etsin' anlayışındaki kendi Mandacı Aydınlarımıza ve tüm dünyaya ispatladık!
PEKİ, NASIL YAPTIK BÜTÜN BUNLARI?
Bir asker olan ve dolayısıyla devletçiliğe önem veren Atatürk, devletin tek başına bu işlerin üstesinden gelemeyeceğini görerek, Özel Teşebbüsün de seferber edilmesi gerektiğine karar veriyor:
Türkiye sanayileşmesini Devletin denetimi altında Devlet ve Özel Teşebbüs işbirliği ile yapmalıdır!
Atatürk'ün 1932 yılında, İnönü'yü kızdırmak pahasına İktisat Bakanlığı'na Celâl Bayar'ı getirmesinin sebebi de budur.
Sovyetler Birliği'nin katı bir Devletçi Merkeziyetçilikle nasıl başarısız olduğunu ve nasıl dağıldığını biliyoruz! Çin'in de ancak, 1978'den sonra Kemalizm'i örnek alarak, Özel Teşebbüse de yer veren Plânlı Karma Ekonomi siyasetini uygulayarak başarılı olduğunu hatırlatalım!
Rusya'dan davet edilen Prof. Orlof başkanlığındaki bir heyete hazırlattırılan ve 1933 yılında uygulamaya konulan 1. 5 Yıllık Kalkınma Planı'nın uygulayıcısı Celâl Bayar'dır. Plân başarı ile uygulanır ve derhâl ikincisi hazırlanır. Fakat Atatürk ölmüştür ve II. Dünya Harbi başlamıştır. İkinci plân rafa kaldırılır ve bir daha da raftan inmez!
Şevket Süreyya Aydemir “II. Adam” kitabında, Mustafa Kemal'den sonra Plânlı Karma Ekonomi politikalarından nasıl uzaklaşıldığını anlatır. Aydemir, harp sonrasının kalkınma plânlarının, Ağustos 1947'de sudan bir takım bahanelerle, Başbakanlıktan İktisat Bakanlığı'na iade edildiğini belirterek, hazırlanan kalkınma programına ilişkin olarak şunları söyler:
“Bu kalkınma programlarını hazırlayanlar, her şeyden evvel, kendi işlerimizi, evvelâ kendi gücümüzü harekete geçirerek ve kendi teşkilâtlanma imkânlarımızdan faydalanmak yolu ile başarmayı düşünüyorlardı. Bu inancımız 'henüz zinde olan Millî Mücadele Ruhu' ve 1930-1938 arasındaki iktisadî tecrübe ve başarılarımızdan geliyordu. Kaldı ki, harp yıllarının bin bir sıkıntısına rağmen, ne bütçe açıktı, ne de İktisadî Devlet Teşekkülleri zarardaydı! Sümerbank ve Etibank 1944-1945 bilânçolarını kârla kapatmışlardı. 1950'ye öyle girildi. Hem de meselâ, Ereğli kömürleri işletmesine kömürünü maliyetinden aşağı satmak; Sümerbank'a, dokumalarını özel teşebbüsten ucuza satmak emirleri verilmesine rağmen! Hâlbuki, daha realist bir fiyat politikası ile bu teşekküllerin oto-finansman imkânları âzamî hadlere çıkarılabilirdi. Nihayet, Amerikalıların daha baştan sanayiye yardım etmeyecekleri anlaşılıyorsa da, bu yardım daha doğru ve haysiyetli bir şekilde değerlendirilebilinirdi” (“II. Adam”, Cilt II, s. 403, 404). ./…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık