• 07 Nisan 2014, Pazartesi 9:38
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BATI'NIN VESAYETİNE NASIL GİRDİK? (II)
 Başbakanın, seçim sonuçlarını değerlendirdiği 'BALKON Konuşması'nda sergilenen tablo gerçekten hazindi. 'Bir türlü Paraları sıfırlayamayan' mahdum Bilâl, Başbakanın yanındaydı. Hakkında rüşvet iddiaları bulunan, 'dinimizle hayasızca dalga geçen' eski Bakan Egemen Bağış da balkondaydı! 'BALKON Konuşması'nda Başbakan âdeta 'herkese' meydan okudu. 
Almanlar, I. Dünya Harbi sırasında Türkiye'ye 'Enverland' yani 'Enver'in ülkesi' diyorlardı. Enver Paşa bize koca bir imparatorluk kaybettirdi. Yüz yıllık 'Demokrasi Mücadelesinin' hasılâsının 'Tayyipland' olması hazindir ve ülkemizi hangi dramatik sonuçların beklediği ise  meşkûktur.
Neredeyse, oy sayımlarında şaibe olmayan bir yer yok gibiydi. Fakat Ankara'daki durum daha da vahimdi. Bu kadar kötülüğün içinde sevindirici olan şey ise, ülkenin her tarafında vatandaşın oyuna sahip çıkmada gösterdiği kararlı tavır ve özellikle Ankara halkının,  Solcusu, Milliyetçisi ve CHP'lisi ile Mansur Yavaş'a verdikleri destektir. Hâlâ daha 12 Eylül öncesinde takılı kalan bazı sol çevreleri ve özellikle Türkiye'ye istedikleri gibi şekil vermekte mahir olan Batılı 'Dostları' tedirgin edeceği muhakkak olan bu Milliyetçi-Ulusalcı dayanışması gelecek için ümit vericidir. Bir diğer önemli hadise ise bu seçimlerin Mansur Yavaş ismini Türkiye gündemine yerleştirmesidir. Ağustos'ta Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak. Ortalıkta ismi 'dolaştırılan' sadece iki isim var Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan!  Türkiye bu iki isme mahkûm mu? Cumhurbaşkanı neden Mansur Yavaş olmasın? Bize göre, CHP Mansur Yavaş'ı Cumhurbaşkanı adayı gösterdiği takdirde, Muhafazakâr-Milliyetçi Türk seçmeninin oyunu alabilecek en güçlü isimdir. Mesele, CHP'nin Mansur Yavaş'ı aday gösterecek iradeyi gösterip gösteremeyeceğidir! Fakat kamuoyu baskısı ile bu sağlanabilir ve ABD'nin bütün hesapları da böylelikle bozulmuş olur.
 Şimdilik seçim sonuçlarını bir kenara bırakalım ve  'Batı'nın vesayetine nasıl girdik; bugünlere nasıl geldik' sorusunun cevaplarını araştırmayı sürdürelim. Neden bunların üzerinde bu kadar duruyoruz? Çünkü, yaşadığımız her hadisenin, tarihten gelen sebepleri olduğunu hâlâ daha anlayabilmiş değiliz ve bu yüzden çözdüğümüzü sandığımız her meseleyi tekrar tekrar yaşıyoruz. 
Sabahattin Selek, 1963 yılında yazdığı, İstiklâl Harbimizi anlattığı “Anadolu İhtilâli” isimli kitabının önsözünde şu yol gösterici tespiti yapmış: “Şimdi, meselelerimize çözüm yolu arıyoruz. Ancak; bu yolda, yaşadığımız devirden bir başlangıç noktası bulmak mümkün değildir. Bulunduğumuz bu dar yere, bu çetin yere nereden geldiğimize bakmak gerekir!” Selek, bu sözlerle bize, birçoklarının 'olmuş bitmiş şeyler' olarak baktığı tarihin önemini hatırlatmaktadır. Sabahattin Selek, bu kitabın ikinci cildine yazdığı önsözde ise  “Keşke 100 yıl öncesinden başlasaydım” diye hayıflanır!
Ne yazık ki, Sabahattin Selek'in 1960'ların başında yaptığı tespit aynen geçerlidir. Aynı meselelere hâlâ daha çözüm arıyoruz fakat hâlâ daha sebepleri üzerinde yeterli bilgi sahibi olmadan! 
Aydınlarımız bugünümüzü iyi anlamak için Tanzimat'la işe başlamalı ve özellikle “Genç Osmanlılar ve Jön Türkler kimdi? Ne yapmak istediler ve netice ne oldu? Atatürk hangi şartlarda doğdu ve nasıl başardı; ölümünden sonra, yeniden, nasıl Batı'lı ülkelerin vesayeti altına girdik?” sorularının cevaplarını aramakla işe başlamalıdırlar.
Prof. Niyazi Berkes'in, idealist Namık Kemal ile realist Ahmet Mithat hakkında yaptığı şu çarpıcı tahlil günümüze de ışık tutmaktadır: “Dönemin düşünce alanındaki en iyi temsilcisi olan Ahmet Mithat Efendi'nin (1844-1912) kariyeri ve yazıları bunu bize tanıtacak bir göstergedir. Daha önce Yeni Osmanlılara katıldığı, bu yüzden sürüldüğü hâlde, Ahmet Mithat, Abdülhamid'in tahta gelişinden sonra onların aleyhine dönerek, zamanla Abdülhamid döneminin bir savunucusu ve sözcüsü durumuna gelmişti. Fakat tutuculuğun bu resmî sözcüsü, yalnız etkili bir gazeteci olmakla kalmamış, düşünce alanında önemli gelişmelere ve yeniliklere de öncülük etmiştir (….). Namık Kemal, halk için hayatını harcadığı hâlde, halka bir şey anlatamamıştır. Özgürlük ve ilerilik savaşında, devrimciliğin anlamsızlığını en iyi simgeleştiren Ahmet Mithat, onların gerçek simgesi olmuştur. Demek ki, vaktiyle Şinasi'nin vardığı sonuç doğruydu:  siyasî bir devrim, ister II. Mahmut gibi bir padişah, ister Reşit Paşa gibi bir devlet adamı önderliği altında olsun, tepeden gelemez; halktan gelmeliydi. Bunun için de devrim projeleri kurmaktansa halkı eğitmek, aydınlatmak gerekirdi.”
O dönem aydınlarının nasıl bir hayal dünyası içinde olduklarını, büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı'nın hatıralarında yaptığı şu değerlendirme de bize göstermektedir: “Paris'te talebe mitinglerine gidiyordum  (1902-1913 yılları arasında yazar Paris'te yaşamıştır). Balkan Harbi arifesinde bizim azınlık Rumlar, Bulgarlar büyük mitingler tertip ediyorlardı.  O sırada bizim Jön Türkler,  Abdülhamid'i yıkmakla meşguldüler. Türk Milletinden falan haberleri yoktu. Baktım ki, bu Rumların, Bulgarların yıkmak istedikleri Abdülhamid değil; bunlar Türk Milleti'ni yıkmak istiyorlar. Demek, Türk Milleti diye bir şey var! 'Bu nasıl millettir.  Mazisi nedir' diye merak etmeye başladım. Zaten Siyasal Bilimler Fakültesi'nde tarih okuyordum. Türk Milleti'nin mazisini öğrenmek için tarih kitaplarını karıştırmaya başladım.  İşte bende milliyet hissi ve milliyetçilik böyle doğdu.”
Doğan Avcıoğlu da “Tükiye'nin Düzeni” isimli kitabında, Jön Türkler hakkında şu değerlendirmeyi yapar: “Jön Türkler, Namık Kemal'in ateşlediği vatansever duygularla vatanı kurtarmaya çalışmışlardır. Egemen düşünce, bir Anayasa'dan mucizeler beklemek olmuştur. Anayasa, İmparatorluğun çeşitli milletlerine eşitlik ve özgürlük getirecek, bu milletlerin İmparatorluktan kopma çabaları son bulacak ve Avrupa, iç işlerimize müdahaleden vazgeçeceği gibi, böylece uygar toplumlar arasına katılan Türkiye'ye yardımcı olacaktır. Kurtuluşa engel, Abdülhamid'dir; o hâlde Abdülhamid'i devirmeye çalışmalıdır” (“Türkiye'nin Düzeni”, s. 118)!
Abdülhamid'in Jön Türkler'i, 'Hayalperestler'  olarak tanımlaması yanlış mı? '93 Harbi' denilen ve milletimizde, Rusya ile düşmanlığın derinleşmesinin temel se-beplerinden biri olan 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi de, Osmanlı Bürokrasisinin hayal-perestliğinin bir sonucudur.  Bu harbe,  Mithat Paşa ve diğer paşaların savaş arzuları sebebiyle; İngiltere'ye güvenilerek karar verilmiştir. Harp öncesine ait resmî vesikalar da bunu doğrulamaktadır (Nurer Uğurlu, “Abdülhamid'in Hatıra Defteri”,  s. 213).
Avcıoğlu'nun belirttiğine göre, Abdülhamid, 1878'de Rusya'dan korunmak için İngiltere'ye sığınır. Fakat bunun, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak olduğunu çok geçmeden görerek, Rusya'ya karşı kışkırtıcılıktan kaçınan dengeli bir politika izlemeye yönelir. Bu politika Osmanlı Devleti'ni bir süre rahatlatmıştır (“Türkiye'nin Düzeni”, s. 43).
1887 yılında Rusya'ya karşı Avusturya, İtalya ve İngiltere üçlü bir ittifak kurmuşlar ve bu ittifakın, 'Türkiye'nin Rusya'ya karşı koruyuculuğunu' kabul etmesini istemişlerdi.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             
Türkiye bu koruyuculuğu kabul etmezse, topraklarını işgal ederek, onu zorla koruyacaklardı! “Rusya Düşman, İngiltere Dost” görüşünün şampiyonluğunu yapan, İngiliz belgelerinde 'İngiliz'den çok İngilizci' diye tanımlanan Sadrâzam Kâmil Paşa, bu ittifakı sevinçle karşılar ve “İşbu devletler topluluğunun ittifak dairesine girebilmek için onlara yaklaşmak gerek” görüşünü savunur. Tıpkı Atatürk'ün ölümünden sonra izlenen 'Amerika Dost, Rusya Düşman' siyaseti gibi! Hâlbuki, Abdülhamid denemeyle öğrenmişti ki, Balkanlar'da ve Doğu Anadolu'da komşumuz olan Çarlık Rusya'sı,  Türkiye'nin başına en büyük dertleri açabilir; “Onun için, düşmanlık politikası izlenmeden önce, dostluk politikası araştırılmalıdır!” Abdülhamid'in bu tavrı üzerine İngiliz yöneticileri küplere biner; Abdülhamid'e 'Kızıl Sultan' adını takarlar! 
Doğan Avcıoğlu'nun belirttiğine göre, İngiltere, Akdeniz'de ve Asya'da Çarlık Rusya'sı ile çetin bir çıkar mücadelesinde bulunurken, Rusya'ya karşı bir tampon devlet olarak Osmanlı İmparatorluğu'nu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştır. İngiltere bu politika ile, Saray ve Bâbıâli'de egemenliğini kurmuş, kamuoyunda 'Rusya İslâm'ın düşmanıdır; İngiltere ise dostudur' görüntüsünü vermiştir. 1897 Türk-Yunan Savaşı'nda Türkiye'nin kazandığı zaferden yararlanmasını da İngiltere önlemiştir. Sultan Abdülhamid'e göre, “Büyük devletler arasında en fazla çekinilmesi icap eden İngilizlerdir. Çünkü onlar için söz vermenin hiç bir kıymeti yoktur.” 
Prof. Hikmet Bayur'un belirttiğine göre, İngiltere yanlısı olan İttihat ve Terakki Partisi Abdülhamid'i 'Çar'ın adamı' saymaktadır (Avcıoğlu, age. s. 39, 41)!

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık