• 06 Haziran 2019, Perşembe 15:53
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BATI İTTİFAKI BİZE PAHALIYA MÂL OLDU (2)

Atatürk l9. 9. l921 tarihinde, Rusya ile dostluğa verdiği önemi şu sözlerle ifade etmekteydi:  “Biz Rusya ile dostuz.  Çünkü, Rusya herkesten evvel bizim Hukuk-u Milliyemizi tanıdı ve ona riayet etti. Bu şart dahilinde bugün olduğu gibi yarın da, daima, Rusya Türkiye'nin dostluğundan emin olabilir” (Kâzım Özturk, “Atatürk'ün TBMM Gizli ve Açık Oturumlarındaki Konuşmaları”,  s. 604).
Atatürk'ün vasiyeti,  kendisinden sonra da bu politikanın devam ettirilmesiydi!
Atatürk, Osmanlı'nın çöküşünden sonra kurulan Arap devletleriyle de yakından ilgilenmekteydi. 'Bir Dış Politika Dersi' niteliğindeki şu sözleri, günümüzde, Batı'nın haysiyetsiz vesayetini savunanlar tarafından dikkatle okunmalıdır: 
 “1.İmparatorluğun siyasî bünyesi iflâs etmiş olmakla beraber, vaktiyle hüküm sürdüğü yerlerdeki müşterek ekonomik şartlar ve menfaatler mevcut olmakta devam etmektedir. 
 2. İmparatorluğun enkazı üzerinde kurulmuş bulunan bağımsız devletlerin kaderleri her bakımdan aynıdır. 
 3. Buralarda yaşayan, başka ırklara mensup olan milletlerin bile mizaçları, yaşayış tarzları, âdetleri, itiyatları yekdiğerinden hemen hemen farksızdır; dilleri de birbirine karışmıştır.
 4. Yüzyıllar boyunca vatandaş olarak yan yana yaşamış olan bu milletler arasında, elbette ki, umumî ve ferdî birçok dostluk bağları vücut bulmuştur ve bazı nahoş olaylara rağmen bu bağlar henüz gevşememiştir. 
5. Coğrafî, siyasî, iktisadî sebeplerle beraber mevcudiyetlerini her türlü tecavüzlere karşı koruma ihtiyacı kendilerinin ittifak, hattâ ittihat (birlik) hâlinde yaşamalarını âmirdir.  Bu, umumî dünya sulhu için de lüzumludur ve üzerinde soğukkanlılık, şuur ve samimiyetle çalışılırsa pekâla mümkündür de.
Binaenaleyh,  bu milletler, düşürüldükleri gaflet çukurundan bir an evvel kurtulmaya çalışmalı, aralarında mevcut olup, bazı emperyalist devletler tarafından mütemadiyen körüklenmekte bulunan arazî kavgaları ile diğer anlaşmazlıkları ortadan kaldırmalı, müsavi şartlarda -az zamanda konfederasyonlara doğru gidecek olan- kuvvetli- bir 'Birlikler manzumesi' kurmalı, bu gaye için diğer komşu milletlerle de anlaşmak çarelerini aramalıydılar. Ancak bu yoldan, hep beraber, güvenlik ve huzur içinde yaşamalarını sağlayabilirlerdi” (Hasan Rıza Soyak, “Atatürk'ten Hatıralar”, s. 500).
Bu sözlerin sahibi Atatürk, 1934'de Balkan Paktı'nı ve o tarihteki bağımsız Müslüman devletlerle (Türkiye, İran, Irak ve Afganistan)  8 Temmuz 1937'de,  Sadabat Paktı'nı kuracaktır. Atatürk'ten sonra da bu siyasetin sürdürülmesi, ülkemiz ve yaşadığımız coğrafyanın barış ve huzuru için bir zorunluluk olduğu hâlde,  önce İngiltere ve Fransa ile bir ittifak imzalanacak; daha sonra da Amerika'nın dümen suyuna girilecektir!      
Vahim olan nedir biliyor musunuz?  Rusya dostluğunun ve Balkan ve Sadabat Paktlarının devam emesi durumunda, ülkemizin ve coğrafyamızın bundan nasıl etkileneceği konusunda bir fikir jimnastiğinin bile yapılmaması; bunun ustalıkla engellemesidir! 
'Araplar bizi I. Dünya Harbi'nde arkadan vurdu'  demagojisi, bunu engellemenin en etkili araçlarından birisidir. Kimse şu soruyu sormuyor: “Allah aşkına; İngilizlerle işbirliği hâlindeki Araplarla vuruşarak çekilen kuvvetlerin komutanı Atatürk değil miydi?  Buna rağmen,  Araplarla mutlaka birlikte olmamız gerektiğini söyleyen ve Sadabat Paktı'nı kuran da Atatürk'tü. Peki, bu nasıl oluyordu?”
 Rusya ve Arap Düşmanlığı yapanlar, Batı'nın  haysiyetsiz vesayetinin sürmesine hizmet ettiklerinin farkında değiller mi? Gözler bu kadar da mı kör? Yoksa bu bilinçli bir politika mı? 
Atatürk sadece Bölge Devletleriyle ortak politikalar güdülmesini savunmuyordu; aynı zamanda,  tüm Mazlum Milletlerin bağımsızlık davaları ile de ilgilendiğini dünyaya ilân ediyordu. 1933 yılında, Büyük Zafer'in yıldönümünde, zafer meydanında yaptığı şu konuşmada bu açıkça görülmektedir:  “Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin uyanışını da öyle görüyorum. Bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşacak olan pek çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, kuşkusuz ki, ilerlemeye ve refaha yakın olacaktır.  Bu milletler bütün güçlüklere karşın muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır.  Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletlerarasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı hâkim olacaktır”  (Tek Adam,  Cilt III, s. 424).
Ne yazık ki, Türkiye, Atatürk'ün ölümünden sonra bütün bu ideallerinden  vazgeçerek, Batı Emperyalizmine yamanacaktır! Hâlbuki, Türkiye, Batı ittifakına girmeyerek, Atatürk'ün sağladığı kredi ile, tüm 3. Dünya ülkelerinin liderliğini yapabilirdi. Ve bu bize hiç de külfet olmaz; aksine müthiş bir itibar kazandırırdı. Biz, 1955 yılında, İngiltere'nin bölgemizdeki petrol çıkarlarının bekçiliğini yapmak için,  bizim öncülüğümüzle kurulan Bağdat Paktı'nın sözcülüğünü yaparken, Endonezya'nın Bandung şehrinde, Amerika ve Sovyet Bloklarının dışında kalan ülkelerin Bağlantısızlar toplantısı yapılmaktaydı! 
Bandung'taki Bağlantısızlar Konferansı'ndan, tarafsızlık inancı güçlenmiş olarak dönen Nâsır, Bağdat Paktı'na girmeyi ve ABD kontrolü koşuluna bağlı Amerikan askerî yardımını, 'Yabancı Nüfuzu Getiriyor' gerekçesiyle reddeder! 
Atatürk Devrimi, Arap Baas hareketini ve bu hareketin lideri olan Mısır Devlet Başkanı Nâsır'ı da etkilemişti. Baas hareketinin ALTI İLKESİ, bir yerde ALTI OKU çağrıştırmaktaydı!  Nâsır'ın Askerî Akademide, Atatürk'ün hayatını okuduğu ve Kahire'deki Türk temsilcilerinden, Atatürk hakkında kitaplar istediği bilinmektedir. Nitekim, E. Büyükelçi Onur Öymen'in, Ulusal Kanal'da katıldığı bir programda belirttiğine göre, 1952 yılında bir darbe ile Mısır'da iktidarı ele geçiren Albay Nâsır'ın ilk yaptığı işlerden biri, Kahire'deki Türk Büyükelçiliğini ziyaret etmek olur! Kral Faruk'u deviren Nâsır, Atatürk'ten ilham aldıklarını ve Türkiye'deki gibi, bir Cumhuriyet yönetimi kuracaklarını söylediğinde, eşi, Mısır Kralı Faruk'un bir akrabası olan Büyükelçimiz, Nâsır'a, doğru yapmadıklarını bildirir! Bu büyükelçimiz bir resepsiyonda, Nâsır'ın elini sıkmaktan kaçınınca, sınır dışı edilir! 
Biz,  NATO'ya girmek yerine Sadabat Paktı'nı sürdürmüş olsaydık; her şey çok farklı olabilirdi. Mısır, Ürdün ve Lübnan da bu pakta katılırlardı. Fakat biz,  Amerika ile, ilki 23 Şubat 1945'te imzalanan İkili Antlaşmalardan sonra, NATO'ya kabul edildik; Yıl 1951'di! Daha sonra da, İngiltere'nin petrol çıkarlarını korumak amacıyla, 1955 yılında, BAĞDAT Paktı'nın kuruluşuna öncülük ettik ve bu devletlerin hepsi bize cephe aldılar.
BAĞDAT Paktı; Türkiye, İran, Irak ve İngiltere'nin katılımıyla kurulmuştur.  Sadabat Paktı'nın diğer önemli üyesi İran'da, petrolü millîleştiren ve millî bir çizgide ilerlemeye çalışan Başbakan Musaddık'ın, 1953 yılında bir ABD-İngiltere ortak operasyonu ile devrilmesinden sonra,  İran da, Türkiye gibi, Amerika'nın 'güvenli' limanına sığınacak ve Bağdat Paktı'na gönüllü olarak katılacaktır! Sadabat Ruhu devam ediyor olsaydı, Türkiye'nin desteği arkasında olan Musaddık devrilebilir miydi? 
Türkiye;  Suriye, Ürdün, Lübnan ve Mısır'ı da bu işbirlikçi pakta katılmaya zorlayacaktır! Bir televizyon programında, rahmetli Adnan Menderes'in, 1955 yılındaki  Lübnan seyahatini izlemiştik. Beyrut sokakları Menderes gelecek diye, Türk Bayrakları ile donatılmıştı. Sokakları dolduran Beyrutlular, nerede ise, Menderes'in arabasını havaya kaldıracaklardı! Bu görüntüleri televizyonda seyretmek bizi hüzünlendirmişti. Neydi bu Türk sevgisinin sebebi? Lübnan halkı Fransız mandasını yaşadıktan sonra, Türk yönetiminin değerini anlamıştı!  Çünkü, Türkler bu coğrafyayı, bin küsur yıl adaletle yönetmişlerdi. Lübnan halkı yine Türklerle birlikte olmaya hazırdı; fakat, Atatürk'ün ilkeleri çerçevesinde!  
Peki, sonra ne mi olmuştu? Menderes Lübnan'ı, işbirlikçi BAĞDAT Paktı'na davet edince,  çok haklı olarak Lübnanlılar da, Suriyeliler ve Mısırlılar gibi bize cephe almışlardı!  Hâlbuki, bu devletlerin hepsi Türkiye ile birlikte hareket etmeye istekliydiler. Fakat emperyalist devletlerin güdümündeki bir Türkiye ile değil! 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık