• 30 Haziran 2014, Pazartesi 9:51
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

BALYOZ KARARI VE BÜYÜK UZLAŞMA!
Anayasa Mahkemesi, devrim niteliğinde kararlarıyla şaşırtmaya devam ediyor. Ergenekon davası mağdurlarından sonra, bizzat sayın Başbakanın ‘Millî Ordumuza Kumpas Kuruldu’ açıklamasına rağmen, iktidarın hiçbir adım atmaması sebebiyle, haksız mahkûmiyetleri  devam eden Balyoz davası mağdurları da, AYM’nin kararı üzerine serbest bırakıldılar. Cumhuriyet tarihimizin bu en büyük travmasını da nihayet geride bıraktık. Fakat hasar büyüktür. Bu davalar, Devlet Düzenimizde ve Millî Ordumuzda yarattıkları tahribatın yanında, ‘üretilmiş sahte delillere dayanılarak’ haksız yere cezalandırılanların aileleri başta olmak üzere, ‘yaşananların şuûrunda olan’ milletimizin önemli bir bölümünü de derinden yaralamıştır. Kinci bir anlayışa sahip değiliz. Fakat bu kumpası kuran Okyanus ötesinden kumandalı çetenin ve bu çeteye müzahir olanların, yaptıklarının hesabını vermeleri hem ahlakî, hem de kanunî bir zorunluluktur. Devletimizde ve Ordumuzda bu kadar tahribata yol açan, insanlarımızın bu kadar acı çekmelerinden sorumlu olanların ahirette mutlaka hesap vereceklerine inanıyoruz. Ancak bu çetenin, bu dünyada da verecekleri bir hesap olmalıdır. Evet, bu çete ve onlara müzahir olanlar mutlaka yargılanmalı ve hak ettikleri cezalara çarptırılmalıdır. Kamu vicdanı ancak bu şekilde rahatlayacaktır. Diğer taraftan, Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, BALYOZ mahkûmiyetini onaylayan Yargıtay’a da önemli bir uyarıdır. Bu davalarla ülkemizde yargıya olan güven büyük ölçüde sarsılmıştır. Devrimci Karargâh Davası kapsamında tutuklanan ve yıllarca hapiste kalan eski Emniyet Müdürü sayın Hanefi Avcı “Haliç’te Yaşayan Simonlar” isimli kitabında,  bu çetenin kontrolündeki hâkim, savcı ve polisleri kast ederek “Bunlar hâkim, savcı, polis değil; cemaatin adamı” değerlendirmesini yapmıştı. Ne yazık ki, bunların Ordumuza da sızdıkları meydana çıkmıştır!
Bütün bu yaşananlardan sonra, Anayasa Mahkememizin bu kararları ile, bir normalleşme sürecine girildiğini söyleyebiliriz. Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimi bu bakımdan çok önemlidir. Türkiye AKP iktidarı ile, gerildikçe gerilmiştir. Milletimiz bölünmüştür. Terör örgütü, ülkeyi bölme yolunda çok önemli mesafeler almıştır. Ne  bölgemizde ne de dünyada itibarımız kalmıştır. Böyle bir ortamda yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri, halkımıza gerçeklerin anlatılması ve normalleşme süreci bakımından önemlidir. CHP ve MHP aralarında uzlaşarak, partilerüstü bir kimliğe sahip, eski İİT Genel Sekreteri sayın Prof. Ekmelettin İhsanoğlu’nu Çatı Adayı olarak belirlemişlerdir. Bu iki partinin, siyasî mücadelede taraf olmamış ortak bir isimde anlaşmaları önemlidir. 12 Eylül öncesinde CHP ve MHP’nin bir araya gelerek bir koalisyon kurmalarını isteyenler vardı. Fakat İhtilâli plânlayanlar, ülkedeki gerginliği de yatıştırabilecek olan böyle bir işbirliğine imkân vermemişlerdi. Geçtiğimiz yıllarda da Milliyetçi ve Ulusalcı gençlerin, ülkemizin birlik ve bütünlüğü için ortak zeminlerde buluşmaya başlamaları üzerine,  ‘Ulusalcı gençler nasıl kendi katilleri ile bir araya geliyor’ diye buna karşı çıkan ‘Atatürkçü’ yazarları da hatırlıyoruz! Bu bakımdan, CHP ve MHP’nin, tabanda da yankı bulacağına inandığımız bu Tarihî Uzlaşması önemlidir. 
Ne var ki, çatı adayı olarak belirlenen sayın Prof. İhsanoğlu’na, ağırlıklı olarak İşçi Partisi ve CHP içinden, hattâ Milliyetçi ve Ulusalcı bilinen bazı isimlerden tepkiler gelmeye başlamıştır. Ne yazık ki, aydınlarımızın önemli bir bölümü bu ülkenin gerçeklerini dikkate alarak, sağduyu ile değil, duygularıyla hareket etmektedirler. Hürmet ettiğimiz bir yazar olan sayın Afet Ilgaz “Türkiye’yi Mondros Mütarekesi günlerinden kurtaracak bir aday lâzım” diyerek sayın İhsanoğlu’nun adaylığına karşı çıkıyor. Tüm vatanseverlerin arzusu da muhakkak ki, sayın Ilgaz’la aynıdır. Fakat günümüzün şartlarında ve güçler dağılımında bu mümkün müdür?  Siyaset arzu edilenle mümkün olanı uzlaştırma sanatı değil midir?
Biz, sayın Prof. Ekmelettin İhsanoğlu gibi, devlet tecrübesi olan, geçmişinde en küçük bir lekesi bulunmayan saygın bir bilim adamının Cumhurbaşkanı seçilmesi ile, ülkemizin normalleşme sürecinde önemli bir virajın aşılacağına inanmaktayız. Türkiye’nin bugün, milleti daha fazla kamplara bölecek, gerginliği daha da arttıracak bir isme değil, milletin bütününü kucaklayacak, Cumhuriyetle kavgalı olmayan, ülke bütünlüğüne saygılı ve millî birliğimizi pekiştirecek bir ismin Çankaya’ya çıkarılmasına ihtiyacı vardır. Tuhaf olan ve ürkütücü olan bu vasıflara sahip sayın İhsanoğlu’nun adaylığına karşı çıkanların eleştiri dozundaki anormal artıştır. Meselâ Ulusal Kanal’daki bir programda, sayın Hulki Cevizoğlu’nun, eski Yargıtay Başsavcısı sayın Vural Savaş’a, sırf sayın İhsanoğlu’nu desteklediği için ‘Amerikan Mandacısı’ sıfatını yakıştırması sağduyunun hepten yitirildiğini göstermektedir. Bu anlayış sahiplerinin, bu tavırları ile, Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Başkanlığına’  ve daha derin bir kaosa hizmet ettiklerini görememeleri hazindir.
 Sayın İhsanoğlu’nun adaylığına karşı öne sürülen gerekçelerin bize göre hiçbir geçerliliği yoktur. Efendim, sayın İhsanoğlu İngiltere’deki Exeter Üniversitesinde okumuş. Mısır’da doğmuş büyümüş. Atatürkçü değilmiş! Babası Mehmet Akif’in yakın arkadaşıymış! 
Mehmet Akif Atatürk’e kızıp Mısır’a gitti ya! Bizim ‘Atatürkçüler’ Mehmet Akif’e de, ona yakın olanlara da ‘Yobaz’ damgası hemen yapıştırırlar! Bizim ‘Atatürkçüler’ ne yazık ki, ne Atatürk’ü ne de Mehmet Akif’i tanımaktadır. Akif’in, Mithat Cemal Kuntay’a yazdığı bir mektuptaki şu tahlile bakar mısınız: “Mısır’da 11 yıl kaldım.  Fakat 11 saat daha kalsaydım artık çıldırırdım. Sana hâlisane bir fikrimi söyleyeyim mi: İnsanlık da Türkiye’de, Müslümanlık da Türkiye’de, Milliyetçilik de Türkiye’de, Hürriyetçilik de Türkiye’de. Eğer varsa, Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal’e versin!”
Akif’in bu tahlili bizim ‘Atatürkçülerin’ ne umurunda!
Sayın Prof. İhsanoğlu’nun Exeter’de okumuş olmasının da bize göre bir ehemmiyeti yoktur. Maalesef güzelim ülkemiz, 1945’ten beri ‘Küçük Amerika’ olmak sevdası ile Batı’nın yörüngesindedir zaten. Bu ülkenin birçok ünlü ismi dış ülkelerde yabancı burslarla okumuştur.  Bunlardan devşirilenler mutlaka olmuştur. Fakat genelleme yapmak ne kadar doğrudur? Sayın İhsanoğlu’nu, sırf İİT Genel Sekreterliği görevinde bulunduğu için ‘Halife mi seçiyoruz’ diye eleştirenlere, Rusya’nın da bu teşkilâta gözlemci üye olarak katılmak için başvurduğunu ve bu konudaki desteği sebebiyle, Rusya’nın sayın Prof. İhsanoğlu’nu ‘Uluslararası İşbirliğine Hizmet Madalyası’ ile ödüllendirdiğini hatırlatmak isteriz.
İlâhiyatçı olmayan fakat inançlı bir Müslüman kimliği ile tanınan sayın İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı makamına gelmesi, muhafazakâr milletimize ve dinimize Fransız aydınlarımıza ‘Mütevazı, samimî bir Müslüman’la, Din İstismarcılarını’ ayırt etmek imkânını verecek olması bakımından da önemlidir. Ayrıca, sayın Prof. Ekmelettin İhsanoğlu’nun, seçimle geldiği İİT Genel Sekreterliği görevinin, Cumhurbaşkanı seçildiğinde, ‘Batı’nın yörüngesine girerek uzun yıllar ihmal ettiğimiz’ İslâm Dünyası ile kuracağımız siyasî ve iktisadî ilişkilerde, ülkemiz için önemli bir avantaj olacağı da düşünülmelidir. Sayın İhsanoğlu İslâm ülkeleri ile daha yakın ilişkiler içinde olmamızı arzulamakta, bir mülâkatında,  “Bizim neden G20 diye bir topluluğumuz olmasın?” diye sormaktadır. Gerçi, bizim ‘Batıcıların’  İslâm Dünyası ile yakınlaşmamıza ‘Batı’dan Kopuyoruz’ endişesi ile karşı çıktıkları malûmdur.  Fakat Atatürk’ün de Sadabat Paktı ile Bölge Merkezli bir siyaset uyguladığı hatırlanmalıdır. Şu çelişkiye bakınız ki, bizim ‘Atatürkçüler’ Atatürk’e rağmen Batıcıdır; Atatürkçü değil diye eleştirdikleri sayın İhsanoğlu ise, Atatürk’ün Bölge Merkezli işbirliğini savunan bir anlayışa sahiptir! Demek ki, söyleme değil, eyleme bakılmalıdır. Sayın İhsanoğlu’nun Mısır’daki Müslüman Kardeşler iktidarının demokrasiye aykırı uygulamalarına ilk karşı çıkanlardan biri olduğunu ve Suriye operasyonunu da onaylamayan bir isim olduğunu hatırlatalım.
Bugün Batı’nın arzusu, Müslüman ülkelerle ve Orta Asya Türk Devletleri ile kuracağımız ilişkilerin kendi kontrolünde gerçekleşmesi olabilir. Fakat doğru olan ve bize tarihimizin emrettiği şey de bölge devletleri, İslâm Dünyası ile ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile bu ilişkilerin kurulmasıdır. Eğer tarih şuûru içinde hareket edersek inisyatifi kendi elimize de alabiliriz. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık