• 29 Eylül 2014, Pazartesi 9:24
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

AYDINLAR MİLLETLE YÜRÜRSE !
Cemil Meriç, Türk düşünce tarihini, “Ülkesiyle göbek bağını koparan bir aydın sınıfının dramı” olarak değerlendirir. Yakup Kadri de, “Yaban” adlı romanında, milletin fukaralığının temel sebebi olarak gördüğü, Batı ideolojilerinin esiri olmuş, hayalperest aydınlarımıza şu zehir gibi eleştirileri yöneltir: “Bunun sebebi, Türk aydını gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfûz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin!  Onu, hayvanî duyguların, cehâletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın.  O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabanî ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin.  Ne ektin ki, ne biçeceksin?  Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi?  Tabiî ayaklarına batacak.  İşte, her yanın yarılmış bir hâlde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun.  Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserin” (Yaban, s. 130).
Milletin değerlerini “Alaturka” diyerek aşağılayan ve kendilerini “Alafranga”; yani “Batılı”, “Çağdaş” olarak yücelten aydınlarımıza, millet de tabiatıyla  antenlerini kapatmıştır. Bu vahim gafletin neticesidir ki,  “Tabiat boşluk kabul etmez” sözü çok acımasız bir şekilde işleyerek, millî vasfı olmayan siyaset cambazları ve din madrabazları, ‘cahil bırakılmış’ milleti avuçlarına alarak, hâkimiyetlerini ve sömürülerini rahatlıkla sürdürmek imkânını bulmuştur! Türk aydını bu durumunu, milletin değerlerine bu ilgisizliğini sürdüremez. Aydınların milletle kuracağı en sağlam  köprü dinimizdir, millî değerlerimizdir. Hele toplumcu bir aydın için, dinimize Fransız olmak anlaşılır bir şey değildir. Toplumcu aydınlarımız, Marks’a gösterdikleri ilginin yarısını, Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dine göstermiş olsalardı, bu ülkede her şey çok farklı olabilirdi. Aydınlarımız “Kur’ân nasıl bir toplum istiyor?” diye hiç araştırmadan, ‘Kur’ân’ın ana mesajlarına aykırı bir şekilde’, bir ritüeller dini, bir tapınak dini hâline getirilmiş; toplumdaki adaletsizliklere hiçbir tepki vermeyen  mevcut dine bakarak, dini, ‘halkı uyuşturan bir afyon’ olarak gördüklerinden, bu alana kendilerini  tamamen kapatarak, halkın din sömürücüleri tarafından kontrol altına alınmasına çanak tutmuşlardır. Dolayısıyla, ne tuhaf bir çelişkidir ki,  mücadele ettikleri  bu kokuşmuş düzenin sürmesine hizmet etmek durumuna düşmüşlerdir!
Günümüzün toplumcu aydınları, Peygamberimizin yaşadığı çağda yaşamış olsalardı, eminiz ki, Peygamberimizin arkasında yer alırlardı. Çünkü, Peygamberimiz, çağların en büyük devrimcisidir.  Peygamberimizin hayatı biraz incelendiğinde, bir sömürü düzenini yıktığı ve adalete, eşitliğe, paylaşmaya, yardımlaşmaya dayanan bir düzen kurduğu görülür. Ve bu düzen, nerede ise hiç kan dökülmeden gerçekleştirilmiştir. Bu büyük devrimin, siyaset bilimcilerinin gündemine bir türlü girememesi ise bir başka ilginç meseledir.
 Aydınlarımızın hayran oldukları Fransız İhtilâli ve çağların en büyük devrimi diye yüceltilen Sovyet Devrimi’nin milyonlarca insanın hayatına mal olduğu; Sınıfsız Toplum, Kardeşlik-Eşitlik-Özgürlük idealine rağmen, Sovyet Devrimi’nin sonunda, Rusya’da Stalin’in kanlı diktatörlüğünün kurulduğu hatırlanmalıdır!
            İslâmiyet niçin hedeftir? Çünkü, İslâmiyet, özünde zulme, adaletsizliğe, eşitsizliğe ve sömürüye isyan eden bir dindir.  Onun için, bu dinin mensuplarını kesinlikle kontrol altında tutmak ve gerçek Müslümanlıktan uzaklaştırmak gerekir! İkinci olarak ise, İslâm ülkeleri elinde bulunan Orta Doğu, bir petrol denizinin üzerindedir. Bu topraklarda kesinlikle barış değil kaos hâkim olmalıdır ki, emperyalizm alçakça sömürüsünü sürdürebilsin!
İşte, din görüntüsü altında yaşananların ve sözde İslâm Devleti için ‘Cihat’ madrabazlıklarının esas sebebi budur. Bunların hepsini, Batı teşvik etmekte ve hattâ kurgulamaktadır! İslâmiyet’le ilgisi olmayan radikal dinciler kullanılarak İslâmiyet’e itibar kaybettirilmekte, aynı zamanda, yaratılan kaos ortamında, çıkarlarını sürdürmeyi başarmaktadırlar.
Ne hazindir ki, kendilerini ‘DİNDAR’ olarak tanımlayan bir iktidar, coğrafyamızdaki kaosun baş sorumlusu olan emperyalist güçlerle işbirliği hâlindedir ve bunun acı neticeleri Libya’da, Irak’ta ve Suriye’de yaşanmakta; etkilerini millet olarak biz de yaşamaktayız. 
İşte bu rezil düzenin sonsuza kadar sürebilmesi için,  bu Devrimci Din, kesinlikle ve kesinlikle toplumcu aydınların ilgi alanının dışında kalmalıdır ve bu konuda ne büyük bir başarı sağlandığı da meydandadır. Eğer, toplumcu aydınlar İslâmiyet’i çok iyi anlayarak milletin yanında yer almış olsalardı, bu millet din madrabazlarının değil, onların peşinden giderdi. Bu nasıl bir zihin kontrolüdür ki, bu kadar somut bir gerçeğin bile görülmesini engelleyebilmektedir? Ondan sonra kesin faturayı millete! Millet cahil sizi anlamıyor!
Bugün kimi gafillerin, bu devletin  Milliyetçi Kurucularını din dışılıkla itham etmeleri,  büyük Atatürk’ü “İngilizlerin Adamı” diye suçlamaları emperyalizmin bir başka becerisidir. İnananların büyük bir çoğunluğu Gerçek Din ve Gerçek Atatürk konusunda bilgisiz bırakılmıştır. Bu bakımdan, son yıllarda, dinimizin ana mesajları konusunda başlayan tartışmalar ve meydana çıkarılan gerçekler sevindiricidir.
Mevcut din anlayışına göre, namaz,  oruç gibi ritüelleri yerine getirmek, Kur’ân’ı ezberlemek (hafızlık, hıfzetmek) yeterli zannediliyordu. Hâlbuki, Kur’ân’daki onlarca âyet, Kur’ân’ın anlaşılarak okunmasını istemektedir ve bunun için de, Kur’ân’ın mutlaka, her milletin kendi diline tercüme edilmesi (Meal-Tefsir) zorunludur.
Geçen yazımızda, Dinin Direği olan “SALÂT” kavramından söz etmiştik. Cumhuriyetin ilk yıllarında, gerçekten de, Devletimiz, Salâtın ikame edildiği bir devletti. Neden böyle söylüyoruz? Çünkü bu devlet, gerçek anlamıyla tam bağımsız bir devletti. Bu devlet yolsuzluk yapanlara, kamu malını çalanlara aslâ müsamaha etmiyordu. Atatürk’ün, en yakın arkadaşı Bahriye Vekili İhsan Bey’in Yüce Divan’da yargılandığını hatırlatalım! Bu devlet, halkın eğitilmesi için, köylere varıncaya kadar Halkevleri açıyordu, eğitim ve öğretime büyük önem veriyordu. Ülkenin kıt kaynakları en ekonomik şekilde kullanılarak, fabrikalar, demiryolları yapılıyordu. Ülkenin kalkınmasına, refahın âdil paylaşılmasına, halkın sağlığına ve adalete büyük önem veriliyordu. Kur’ân’ın  emrine uygun olarak, her Müslüman’ın dinini doğru öğrenebilmesi için, Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’an Tefsiri yazdırılmıştı. Tabiî bu durumun, sözde din diye, hurafelerle milleti uyuşturan ve bu işten geçimlerini sağlayanları  oldukça rahatsız etmişti. Ne var ki, Müslümanlığı namaz ve Oruçtan ibaret sananların ve dahası; Namaz ve Orucun da Kur’ân’daki yüce anlamından habersiz olanların bunları anlamaları mümkün değildir.
Üç Türkçe Meal-Tefsir’e göz attık. Diyanet İşleri Başkanlığı’nca 2012 yılında basılan, “Kur’ân Yolu-Meal Tefsir” isimli eserde, nerede ise bütün “Salât” kelimeleri “Namaz” olarak çevrilmiş! Karadeniz TV’deki programlarını kaçırmamaya çalıştığımız Recep İhsan Eliaçık’ın, “Yaşayan Kur’ân” isimli meal tefsirinde de aynı hatanın tekrarlandığını gördük. Karadeniz TV’deki programlarını kaçırmamaya çalıştığımız Hakkı Yılmaz Bey’in,  “Necm Necm Kur’ân’ın Türkçe Meali” isimli eserinde  ise, Namaz olarak geçen kavramların büyük bir çoğunluğu Salât olarak çevrilmiş. Sayın Yılmaz’ın yorumlarından anladığımıza göre, doğrusu da bu. Nitekim, sayın Eliaçık da, namuslu bir aydının göstermesi gereken asil tavrı göstererek, Karadeniz TV’deki, 12 Eylül 2014 tarihli programında, kendi meal-tefsirinde, birçok âyetteki Salât kelimesini ‘Namaz’ olarak çevirmekle yanlış yaptığını itiraf ederek; bu hatasını düzelteceğini bildirmiştir.
Sayın Hakkı Yılmaz’ın, Karadeniz TV’deki bir programda, birçok İlâhiyatçının da, Kur’ân’da geçen Namaz kavramının Salât olduğuna yaklaştığını ifade ettiğini de belirtelim! Dinimizin doğru anlaşılmasında, “SALÂT” kavramı üzerindeki bu tartışmaların ‘Hâkim sınıflar hiç arzu etmeseler de’ çok önemli sonuçlar doğuracağına ve bu sayede, Ali Şeriati’nin deyimiyle, aslında,  “Halkımızın vicdanı olan bu dinin, halkımızın afyonu olmaktan” da kurtarılacağına inanıyoruz.
Ne yazık ki, Müslümanları kıyama çağıran bir dinin, afyona dönüştürülmesinin acı sonuçlarını Müslümanlar yüz yıllardır yaşıyorlar.  Sayın Hakkı Yılmaz’ın şu tespiti yanlış mı?  “Müslümanların bugün yaşadıkları bir imtihan değil, bir cezadır.”
 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık