• 18 Mart 2013, Pazartesi 9:24
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

ATATÜRK'E RAĞMEN ARAP DÜŞMANLIĞI!
 Geçen yazımızda, Ürdün Kralı'nın Anıtkabir'de döktüğü gözyaşlarına kısaca temas etmiştik. Bin yıl bir arada yaşadığımız insanlara nasıl bu kadar yabancılaştığımızın üzerinde durmak gerekir. Önce Sultan Abdülhamid'in gerçekçi politikasına kısaca temas edelim. Abdülhamid Han, Hicaz ve Bağdat Demiryollarını gerçekleştirerek, bu bölgelerle irtibatımızı daha da güçlendirmiş; Arap ülkeleri halklarının İmparatorlukla bağlarını kuvvetlendirmek için çok akıllı bir İslâmcı siyaset gütmüştür. Prof. Niyazi Berkes bu konuda şu tespiti yapar: “Realist bir politikacı olan Abdülhamid'in Pan-İslâmcılığı Arap şeyhlerine, mehdîlere, Mısır hidivlerine, Mısır ve Suriye Arap, Yemen ayrılıkçılık akımlarına karşı çevrilmiş bir Pan-İslâmcılıktır. Bunların dışındaki çevrelere karşı yaptığı hareketler, Osmanlı İmparatorluğu dışındaki büyük İslâm dünyasında Osmanlı hilâfetinin prestijini sağlayacak eylemlerdi (“Türkiye'de Çağdaşlaşma”,  s. 356).
Peygamberimizin soyundan geldiği için, Arap dünyasında karizmatik bir kişiliğe sahip olan Mekke Şerifi Hüseyin'in zeki ve dirayetli bir kişiliği olmadığını tespit eden Abdülhamid, İngilizler tarafından kullanılabileceğini düşünerek, Şerifi, ailesiyle birlikte İstanbul'da misafir eder. Bu 'misafirlik' 1891'den, Abdülhamid'in tahttan indirilmesine kadar devam eder. Sultan Abdülhamid'i tahttan indiren İttihatçılar, Şerif Hüseyin ve iki oğlunu serbest bırakırlar. İngiliz casusu Lawrence bunu gayet iyi değerlendirir. Bir oğluna Suriye'nin, bir oğluna Ürdün'ün verilmesi ve kendisinin de Arabistan Kralı yapılması sözü ile I. Dünya Harbi'nde Osmanlı'ya karşı kullanılırlar. Daha sonra ise, Suudîler bir darbe ile Şerif Hüseyin'i devirirler. Şeyh de Kıbrıs'a sürgüne yollanır. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, çocukluğunda babası ile birlikte Şerif Hüseyin'i ziyarete gittiklerini, O'nun 'Osmanlıya nasıl ihanet ettim diye yakındığını' anlatır (Mustafa Armağan, “Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı”,  s. 156).
Şerif Hüseyin, Ürdün Emir'i olan oğlu Abdullah'ın sarayında, ölüm döşeğinde yatmakta iken, askerler sarayın bahçesinde eski bir Osmanlı marşı ile talim etmektedirler. Odadakiler, Şerifin Osmanlı marşını duymaması için,  pen-cereleri kapatmaya yönelirler fakat Şerif Hüseyin mü-dahale eder ve marşı dinlemeyi sürdürürken, hüzünlü bir sesle, “Biz, Osmanlı'ya karşı çok büyük haksızlıklar yaptık” diyerek pişmanlığını belirtir. Evet, İngilizlerin oyununa gelen Araplar Osmanlıyı arkadan vurmuşlardır; bu doğrudur. Atatürk bunu bizzat yaşamıştır. Osmanlı Ordusu İngilizler karşısında hızla çekilirken, Atatürk Misak-ı Millî sınırları içinde olmasını düşündüğü Halep'te bir savunma hattı kurmayı düşünür. Fakat Halep'e girdiklerinde tepeden İngiliz uçaklarının bomba yağdırmasının yanı sıra, Halep'teki hemen her evden, yerli Araplar askerlerimize kurşun yağdırır! Bunun üzerine savunma hattı bugünkü sınırlarımızı teşkil eden Hatay'ın güneyine çekilir.
1930'ların başında Ankara'ya gelen bir Irak heyeti ile ekonomik ilişkiler üzerinde görüşmeler yapılmaktadır.  “Irak'la Türkiye kardeş memleketlerdir.  Yıllarca bir arada yaşamıştır. Ne yapıp edip ilişkilerimizi arttıralım” diyen Atatürk, orada bulunan Millî Eğitim Bakanı'na, “Bağdat'a Türk tiyatrosu gönderelim” diye emir verir.  Bakan bir an ne diyeceğini şaşırır. Devlet Tiyatrosu henüz kurulmamıştır. Yabancı bir ülkeye gönderilecek bir sahne gücümüz yoktur. Bakan yavaş bir sesle “Hangi tiyatroyu göndereceğiz Paşam?” diye sorar. Atatürk: “Ankara'da bir Halkevi var mı?” Bakan: “Evet, var.” Atatürk: “Orada bir temsil oynanıyor mu?” Bakan: “Oynanıyor!” Atatürk:  “İşte o Türk tiyatrosudur.  Onu Bağdat'a gönderiniz!” Bu konuşmadan kısa bir süre Raşit Rıza Topluluğu Bağdat'a gönderilir ve orada temsiller verir (Cemal Granda, “Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri”, s. 144).
Ürdün Emir'i Abdullah'ın 1937 yılı Haziran ayında yaptığı ziyaret Müslüman ülkelerle kurulan sıcak ilişkilerin en güzel örneklerinden birisidir. Atatürk, Emir'i Yalova köşkünde ağırlar; Savarona yatını tahsis eder.  Osmanlı'ya karşı ayaklanmayı başlatan Hicaz Emir'i Hüseyin'in oğlu olan Emir Abdullah gençliğini İstanbul'da geçirmişti. Atatürk, Cihan Harbi esnasında yaşanan acı hâdiseleri unutup Arap ülkeleriyle sıcak ilişkiler kurmak istiyordu. Emir, Türkiye'den Atatürk'e karşı hayranlık duygularıyla ayrılmış, Atatürk'e yazdığı bir mektupla Türkiye'de kendisine gösterilen sıcak kabulden dolayı memnuniyetini bildirmişti (Cemal Granda, age. s. 341). 
Atatürk Arap ihanetini birebir yaşamıştır fakat Arap dostluğunun temellerini de bizzat Atatürk atmıştır! Peki, şu bizim 'Araplar bizi arkadan vurdu' diyerek Arap düşmanlığını körükleyenlere ne oluyor?
Gelelim İran'a! Ahmet Adnan Saygun, 1934 yılı Haziran ayında Türkiye'yi ziyaret edecek olan İran Şahı'nın huzurunda oynanmak üzere, Atatürk'ün talimatıyla, Özsoy Operasını yazar. Konuyu bizzat Atatürk vermiştir. Eserin konusunun kaynağı, İran şairi Firdevsi'nin Şehname'deki Feridun Efsanesi'dir. Efsaneye göre, Feridun'un Selim, Tur ve Iraç adlı üç oğlu vardır. Atatürk'ün telkiniyle sadece Tur ve Iraç söz konusu edilir ve efsanede değişiklikler yapılır. Yıllarca hiç çocuğu dünyaya gelmemiş olan Feridun'un eşi Hatun'un ikiz oğulları olur. Kutlamak için bir tapınakta toplanılır. Sahnede Kötülük Tanrısı Ahriman belirir. Çocukları öldürmeye gücü yetmez fakat onları kendi çocukları ve torunlarıyla birlikte sonsuza dek sürecek hayatlarında birbirinden ayrı kalmaya ve birbirlerini tanımamaya mahkûm eder. Eserin bundan sonraki kısmı kardeşlerin bin bir macerası ile geçer. Bu arada, İstiklâl Harbi ve onu takip eden Barış Döneminden sahneler verilir. Son bölümde gene efsaneye dönülür. Dağların arasında bir tapınakta, Feridun, Hatun ve öteki Beyler bir aradadırlar! Konuşmalardan sonra Hakan Feridun sorar: “Peki, ama ben Tur ve Iraç'ı göremiyorum.  Neredeler?”  Bu soru üzerine hikâyeyi en başta sunmuş olan ozan, sahnenin tam karşı tarafındaki Cumhurbaşkanlığı Locası'nda yan yana oturan Atatürk ile İran Şahı'nı göstererek “İşte Tur ve işte Iraç… Her Türk bir Tur, her İranlı bir Iraç'tır…” der. 
Adnan Saygun, burada, heyecanın doruğuna varmış olan İran Şahı'nın Atatürk'ün ellerine sarıldığını belirtir. O tabloyu gözlerinizde canlandırın; duygulanmamak mümkün mü? 
Atatürk'ün çabasıyla, 3 yıl süren görüşmelerden sonra 7 Temmuz 1937'de, o günün bağımsız Müslüman devletleri olan Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında, İran'daki Sâdâbat Sarayı'nda, 'Sâdâbat Paktı' imzalanır. İran ve Afganistan arasındaki sınır anlaşmazlığında Türkiye hakem olur ve Orgeneral Fahrettin Altay'ın belirlediği sınırı iki taraf da kabul eder! İran ve Irak sınır anlaşmazlığı da Tevfik Rüştü Aras'ın Arabuluculuğu ile çözülür. Paktın imzalanmasından sonra, İran Şahı Atatürk'e bir telgraf çekerek, “İmzacı devletlerin, Atatürk'ün emperyalistlere karşı açtığı mücadele sayesinde var olduklarını ve bu sonucu ona ve Türk Milletine borçlu olduklarını” bildirir (Doğan Avcıoğlu,” Millî Kurtuluş Tarihi”, s.1469).
Komşularımızla işte böyle sıcak dostluk ilişkileri geliştirilmişti. Atatürk yaşasaydı bağımsızlığına kavuşan bütün Arap devletleri bu ittifaka dahil olacaklardı. Arap devletleriyle ve İran'la kurulan bu ilişkiler emperyalist devletlerin bölgeye müdahalelerini de engelleyecek; bölgemiz bir barış ve refah bölgesi olacaktı. Sonra, 'nasıl olduysa',  “Araplar bizi arkadan vurdu” teranelerini duymaya başladık! İran'daki Humeyni Devrimi'nden sonra da, İran, 'Türkiye'ye Şeriat ihraç etmek' suçlamasının muhatabı oldu! Hâlbuki, İran Şiî biz Sünnî idik! Böyle bir şey mümkün değildi. Fakat bunun ne önemi var ki! Emperyalist 'dostlarımız' bizi nelere inandırmadılar ki! 
Kral Abdullah'ın Anıtkabir'de döktüğü gözyaşlarını hüzünle seyrederken, bunları hatırladık! 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık