• 06 Ekim 2017, Cuma 8:52
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

ALMANYA İLE İLİŞKİLERİMİZ (3)
 Geçen yazımızda, Almanya'da gelişen Amerika karşıtlığından ve Almanya'nın Avrasya'ya yaklaşmakta olduğundan söz etmiştik. II. Dünya Harbi'nin mağlubu olan Almanya'nın anayasasını Amerika yapmıştı. Harpten önce Millî Devlet yapısında olan Almanya, Amerika tarafından Federal bir devlet olarak yeniden teşkilâtlandırıldı. Almanya bu yapıdan rahatsız. Nitekim, 2012 yılı Kasım ayı sonunda, Almanya İçişleri Bakanlığı üst düzey yetkililerinin, Federal Yapı hakkında düzenledikleri bir raporda da, “Federal sistemin kurulmasının temel sebebinin, Almanya'da Ulusal Birliğin yeniden kurulmasını önlemeye yönelik olduğu; bu sebeple, egemenlik hakkının eyaletlere dağıtıldığı ve eyaletleri güçlü kılan bir federal sistemin kurulduğu; eşgüdümün oldukça zor olduğu bu sistemin, Almanya'daki kültürel yapının güçlülüğü sayesinde sürdürülebildiği' belirtiliyor.
Almanya'nın çıkarı Avrasya'ya yaklaşmasında. 80 yıldır Batı'nın cenderesinde çırpınan Türkiye'nin çıkarı da, henüz daha anlayamayanlar olsa da, Avrasya'da! Bu bakımdan, Almanya'nın Türkiye'ye karşı takip ettiği kaba siyaset tam bir çelişki. Almanya; Avrasya'ya yaklaşmaya çalışıyor. Fakat aynı zamanda İran, Türkiye, Irak ve Suriye ile işbirliği yapmak yerine PKK'ya ve FETÖ'ye destek veriyor! Tabiî burada bizim de hatalarımız var. Meselâ, dış politikada daha diplomatik bir dil kullanmaya özen göstermek ve Alman kamuoyunu tahrik edecek beyanlardan kaçınmak gibi.
Dış ticaretimizde ilk sırayı alan Almanya bizim için çok önemli bir ülkedir. İlişkilerimizin düzgün gitmesi iki ülkenin de yararınadır.
Bugün dış politikada yaşadığımız zorlukların bize göre en temel nedeni, Devlet Aklı'nın işletilmesinde meydana gelen kesintilerdir. Binlerce yıllık devlet geleneğine sahibiz. Bu engin devlet tecrübesinden nasiplenmiş; ehliyet ve liyakata ve sahip bir millî bürokrasimiz olsaydı, her şey çok daha farklı olabilirdi. Emanetin ehline değil de, yandaşlara verilmesinin çok acı sonuçlarını yaşadığımız hâlde, ne yazık ki, aynı yanlışta ısrar edilmektedir! Bu bakımdan Atatürk Dönemi, eşsiz bir modeldir. Bırakalım Atatürk Dönemini; bu ülke, Sultan Abdülhamid döneminin imkânsızlıkları içinde bile, Batı'da etkili olabilmiştir!
Bu konuda bazı örnekler verelim:
Abdülhamid yönetimine bayrak açarak, Fransa'ya giden ve burada Meşveret isimli bir gazete çıkararak mücadelesini sürdüren İttihatçı Ahmet Rıza Bey, Abdülhamid'in, kendisini elde etmek için gönderdiği aracıları hep geri çevirmiş; hiçbir ihsanını kabul etmemiştir. Ahmet Rıza Bey'i maddiyatla susturamayan Abdülhamid, bu defa Fransa Hükümetine diplomatik baskı yaparak, onun Fransa'da gazete çıkarmasını önlemiştir. Ahmet Rıza Bey, bunun üzerine, Meşveret'i Brüksel'de yayımlamaya başlayınca; Abdülhamid bunu da önlemeyi başarmıştır (Ahmet Rıza Bey, “Anılar”, s.17 ).
İkinci bir örnek: Hıristiyan dünyasında prestij elde etmek için, Alman İmparatoru Kayser Wilhelm, Kudüs'e, bir Fatih gibi, atla girmek istemektedir. Abdülhamid'in buna izin vermesi mümkün değildirç Çünkü, Wilhelm'in, bir Fatih gibi şehre girmesinin, Halife Padişahın İslâm Dünyasındaki itibarını sarsacağı muhakkaktır. Burada da Abdülhamid'in kıvrak zekâsı devreye girer ve Kudüs Mutasarrıfına, 'Şehrin Yafa kapısının yanındaki burçla, bir sonraki burç arasındaki duvarı yıkın ve şehre açılan bir araba yolu inşa edin' talimatını gönderir. Bunun üzerine araba yolu olmayan Kudüs'e bir araba yolu yapılır. İmparator Wilhelm şehrin kapısına geldiğinde, mutasarrıf İmparatora, 'Efendim, Sultanımız, siz yorulmayasınız diye, sizin için şehre açılan bir araba yolu yaptırdı. Buradan buyurunuz lütfen' diyerek, İmparatoru beklemekte olan arabaya davet eder. Bu emrivaki karşısında, Wilhelm, at sırtında, bir Fatih gibi, Kudüs'e girmekte ısrar edemez ve arabaya binmek zorunda kalır (Taha Uğurluel, “II. Abdülhamid Han”, s. 122)!
Sultan Abdülhamid, Wilhelm'e, Kudüs'e bir atın sırtında, Fatih gibi girmesine izin vermiş olsaydı, Almanya'nın başka taleplerinin de bunu takip edeceği muhakkaktı.
Devlet adamlığı işte böyle bir şey! Bu vasıfları, daha da gelişmiş olarak bir de, Atatürk'te görüyoruz. Zaten, bu iki büyük insana gösterilen tepkilerin, itibarsızlaştırma gayretlerinin temel sebebi de, Türk Devleti'nin ve Türklüğün şerefini yüksekte tutmalarıdır. Sultan Abdülhamid'e ve Atatürk'e yöneltilen saldırıların arkasındaki asıl gücün Batı olduğu bilinmelidir.
Öylesine derin bir gaflet içersindeyiz ki, Tanzimat'tan bu yana (Abdülhamid ve Atatürk Dönemi hariç) süregelen Batı hayranlığı nedeniyle, bir türlü, Batı'nın emperyalist yüzünü göremiyoruz. Siyasetimiz de, bürokrasimiz de, basınımız da, aydınlarımız da çok vahim bir gaflet içindeler. Bazı aydınlarımızın şu son, Büyükada'daki bir otelde toplantı yapan sözde insan hakları aktivistlerinin tutuklanmaları olayında sergiledikleri tavır da, bir başka gaflet örneğidir.
İstihbarat örgütlerinin kontrolünde acaba ne kadar sivil toplum örgütü var dersiniz? Bu, sözde insan haklarını savunan organizasyonların, ülkemize yönelik asıl amaçlarının, ülkemizin istikrarsızlaştırılması olduğu gerçeği nasıl görülemez?
Etnikçilik, temel hak ve özgürlükler, insan hakları meseleleri bizim aydınlarımızın yumuşak karınlarıdır. Batı bunları çok güzel kullanır. Sovyet Devriminden sonra, “Milletlerin Kaderlerini Tayin Hakkı” önemli bir meseleydi. Çünkü Dünyanın yarıdan fazlası Batı'nın sömürgesi durumundaydı. Bugün öyle mi? Bugün, “Milletlerin Kaderlerini Tayin Hakkı”nı savunmak, emperyalizme hizmet etmek demektir. Çünkü, günümüzün emperyalist politikası, Millî Devletleri parçalamak ve ortaya çıkacak 'Şehir Devletleri' konumundaki devletlerle, kontrolünü daha da etkinleştirmektir. Bu nedenle bugün, “Milletlerin Kendi Kaderlerini Tayini” ütopyasına kendimizi kaptırarak, meselâ, bir 'Büyük Kürdistan' kurulmasını savunmanın, emperyalizme hizmet etmek olduğu bilinmelidir.
Geçen yüzyılın bu çok anlamlı sloganını, günümüzde de kullanmaya kalkanlar, karşı olduklarını sandıkları emperyalizme hizmet etmektedirler!
Devletimiz, Atatürk'ün ölümünden sonra Batı'ya, İkili Antlaşmalarla, NATO ile ve Askerî, Siyasî, İktisadî ve Kültürel vesayet ilişkileri ile iyice bağlandığından, Batı'nın kontrolündeki sivil toplum örgütleri, etnik kimlikleri, azınlık haklarını savunmak ve insan hakları mücadelesi görüntüsü altında, devletimizin altını oyacak çalışmaları on yıllardır rahatlıkla sürdürmektedirler. Birçok aydınımız da, büyük bir saflık içinde, ülkemize demokrasi gelecek hayali ile, bunlarla işbirliği içine girmektedir!
Burada, şunu hemen ifade edelim ki, bu ülkenin, adaletle ve insan haklarına saygılı bir Hukuk Devleti olarak yönetilmesi, her Türk aydını gibi bizim de temel arzumuzdur. Fakat, bu kutsal hedef, bizim sağduyumuzu körletmemeli, bu amaç uğrunda mücadele edeyim derken, emperyalist devletlerin emellerine hizmet eder bir duruma düşülmemelidir. Bilinmelidir ki, bir ülkenin demokrasi ya da diktatörlük ile yönetilmesi Batı'nın umurunda bile değildir. Batı için önemli olan, o ülkedeki vesayetini ve sömürü mekanizmasını sürdürecek, kendisine bağlı bir yönetimin varlığıdır. ./…






MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık