• 17 Ağustos 2012, Cuma 9:13
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

AÇIN GÖZÜNÜZÜ! GERÇEĞİ GÖRÜN!
 Nasıl, bir filimi başından itibaren seyretmeyince, filimde cereyan eden hâdiseleri  lâyıkıyla değerlendiremezsek, bu ülkenin en az iki yüz yıllık tarihini iyi bilmezsek, bugün karşılaştığımız hâdiseleri de doğru tahlil edemeyiz. İşte bunun için Ahmet Cevdet Paşa “Devlet Adamları tarih okumalılar” diye uyarıyor!
Komşularımızla olan ilişkilerimize gelmek istiyoruz. Sayın Ali Bulaç Zaman gazetesinde, Suriye politikamızı eleştirdiği bir yazısında şu tespiti yapmış: “Suriye Türkiye'ye muhtaçtı. Suriye ile gelişen ilişkilerimiz Suriye'yi kendiliğinden reformlara zorlayacaktı!” 
O zaman, “Suriye'de meydana gelen hâdiselerin ardında 'reform' talebinden daha başka hesaplar var” diye düşünmek gerekmez mi? 
Bölgemizde yaşananlar konusunda ne yazık ki, bir inisyatife sahip değiliz. Bu inisyatifsizliğin sorumluluğunu da sadece bu iktidara yüklemek doğru değildir; meseleye tarihî süreç içinde bakılmalıdır. Komşularımızla ilişkilerimiz, “Atatürk Öncesi” ve “Atatürk Sonrası” olarak ikiye ayrılarak incelenmelidir. “Araplar bizi I. Cihan Harbi'nde arkadan vurdu! Ne Şam'ın şekeri, ne Arap'ın yüzü!” gibi sözler Atatürk'ten sonraki dönemlere aittir ve bu anlayışın, 'Türkiye'nin Batı'nın ekseninde kalmasını arzu eden'  Batılı 'Dostlar' tarafından manipüle edildiğine kuşku yoktur. Batı'nın karanlık ve kirli yüzünü bir türlü göremeyen Batı hayranı aydınlarımız, 'çağdaş' bir ülke olabilmemiz için, bin yıldır aynı kültür dairesinde yaşadığımız Müslüman Arap ülkelerinden 'uzak durarak' Batı ile 'halvet olmanın' gerekliliğine inan-dırıl-mışlardır. Bu siyaset, üstelik, hiç utanmadan 'Atatürkçülük' yalanı ile yürütülmüştür! 'Atatürk bize hep Batı'yı göstermiştir' denilerek, hayatı boyunca emperyalizmle mücadele eden o büyük insana 'Batıcı' elbisesi giydirilmiştir.
Atatürk'ün düşüncelerini iyi bilmemiz gerekir. Atatürk, daha 1907 yılında arkadaşları ile şu görüşlerini paylaşıyordu: “Yalnız biz Türkler ezilecektik. İmparatorluğun yıkıntıları altında biz kalacaktık. Hıristiyanlar ayrılacaklar, Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri olacaklardı. Millî bir sınırlanma gerekti. Avrupa yakasında Batı ve Doğu Trakya bizde kalmalı idi. Edirne vilayetinin kuzey sınırları genişlemeli, Anadolu kıyılarına yakın adalar bizim olmalı, yabancılara kalan Avrupa Türkiye'si toprakları ile, bize kalanlar arasında nüfus değişimi yapılmalı, Hatay, Halep ve Musul bizde kalmak üzere gerisi Araplara bırakılmalı idi” (Falih Rıfkı Atay, ÇANKAYA, s. 47, 48).
Atatürk'ün Halep'ten nasıl vazgeçtiğini Sabahattin Selek “Anadolu İhtilâli” isimli araştırmasında anlatır. I. Cihan Harbi'nin sonlarında, ordularımız geri çekilirken, İngilizlerin Halep'te durdurulabileceği umulur fakat askerlerimiz Halep'e girdiğinde, evlerden üzerlerine ateş açılır. İngilizlerin bağımsızlık vaadi ile kandırdığı Araplardır bize ateş açan! Atatürk kuvvetlerimizi büyük bir süratle Halep'in dışına çıkarır.
Evet, doğrudur, Araplar bizi arkadan vurmuştur fakat her şeyi kendi devrinin şartlarında değerlendirmek gerekir. Diğer taraftan, eğer Mustafa Kemal Paşa'nın Talât Paşa'ya da teklif ettiği gibi, Suriye ve Irak'a bağımsızlık verilmiş olunsaydı ne Araplarla aramızda bu gibi hâdiseler meydana gelir ne de Halep'i ve Musul'u kaybederdik! Ayrıca, bin yıl Türk hâkimiyetinde kalan Arapların, bağımsızlık istemek hakları değil miydi diye de düşünmemiz gerekir. Eğer, 'Maceracı' Enver Paşa'nın yerine 'Gerçekçi' Atatürk geçebilseydi inanınız her şey çok farklı olurdu.
Arapların yaptıklarına bizzat şahit olan Atatürk, aynı zamanda Araplarla dostluk ilişkilerinin temellerini atan insandır! Bu konuda birkaç örnek verelim: Osmanlı'ya karşı ayaklanmayı başlatan Hicaz Emiri Hüseyin'in oğlu olan Ürdün Emiri Abdullah, 1937 yılı Haziran ayında ülkemizi ziyaret eder. Emir Abdullah,  memleketine döndükten sonra Atatürk'e yazdığı bir mektupla, gösterilen ilgi ve dinlediği Türk Musikisi konserinden duyduğu memnuniyetini ve teşekkürlerini bildirir. Cemal Granda bunu hâtıralarında şöyle anlatır: “Atatürk, Cihan Harbi esnasında yaşanan acı hâdiseleri unutup Arap ülkeleriyle sıcak ilişkiler kurmak istiyordu. Ve bunu başarmıştı da. Emir Abdullah Türkiye'den Atatürk'e karşı hayranlık ve dostluk duygularıyla ayrılmıştı.” 
Yine, Cemal Granda'nın belirttiğine göre, Ankara'ya gelen bir Irak Heyeti ile yapılan toplantılardan sonra Atatürk, “Irak'la Türkiye kardeş memleketlerdir.  Yıllarca bir arada yaşamıştır.  Ne yapıp edip ilişkilerimizi arttıralım” der ve iki ülke arasında kültürel ilişkilerin geliştirilmesi talimatını verir. Atatürk'ün bu talimatı üzerine, henüz profesyonel bir tiyatromuz olmamasına rağmen Ankara Halkevi'nde temsiller veren Raşit Rıza topluluğu Bağdat'a gönderilir ve orada temsiller verir. 
İran Şahı Rıza Pehlevî ve Afgan Kralı Amanullah Han Atatürk'ün çok yakın dostlarıydı. Bölge ülkeleri için Atatürk Türkiye'si, dostluğu önemsenen güvenilir bir ülkeydi. Nitekim, Cemal Granda'nın hâtıralarında belirttiğine göre, 1934 yılında İran-Afganistan sınırı konusunda çıkan bir anlaşmazlığı çözmek için Atatürk, Afgan ordusuna Genelkurmay Başkanı yapmak istediği Orgeneral Fahrettin Altay'ı, hakem olarak Musaabad'a gönderecektir. Altay'ın hazırladığı raporu iki taraf da kabul eder ve iki ülkenin hükümetleri sınır anlaşmazlığını hallettiği için Türkiye'ye teşekkürlerini bildirirler” (Granda, s. 303). 
Atatürk'ün 1937 yılında, o tarihteki bağımsız Müslüman ülkeler İran, Irak ve Afganistan ile kurduğu Sâdâbat Paktı'nı hatırlatırız. Pakistan ve Suriye bağımsız olsalardı herhâlde onlar da bu paktta yer alırlardı!  
Atatürk'ten sonra yönümüzü Batı'ya döndük! Önce Amerika ile İkili Antlaşmalar; Marshall Yardımları, 1952'de NATO'ya girişimiz ve 1955'de, ABD ve İngiltere'nin organize ettiği, bu iki emperyalist devletin çıkarlarına hizmet için kurulan Bağdat Paktı!  Biz, Suriye'ye de bu pakta girmesi için baskı yaptık! Gazeteci Lütfü Akdoğan,  Suriye Cumhurbaşkanı'nın l956 yılında, bu konuda kendisine şunları söylediğini belirtiyor: “Biz Fransız mandası altında çok çektik. Onun için bir emperyalist devletle artık bir araya gelemeyiz!”
Ne yazık ki, biz,  emperyalist devletlerin 'Çekici' olmaya özenmiştik!  Nitekim Adnan Menderes,  1956'da ordumuzla, 'Bağdat Paktı'na katılmayarak, emperyalizmle işbirliği yapmayı reddeden' Suriye'ye girmeye teşebbüs eder! 1958 yılında da Irak'ta meydana gelen bir ihtilâl sonucu Irak, Bağdat Paktı'ndan çekilince bu ülkeyi de işgal etmeye kalkışır!
 Bugün Arapları kıyasıya eleştirerek, farkında olmadan emperyalizmin emellerine hizmet edenlere 'iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır' sözünü hatırlatırız!
Kimi densizlerin Müslümanlığını sorguladıkları Atatürk'ün, Müslüman ülkelerle kurduğu ilişkiler işte böyleydi. Eğer, Atatürk'ün kurduğu bu ilişkiler sürdürülseydi, bugün bu ülkelerle kültürel ve ticarî ilişkilerimiz çok daha gelişir, bu sayede bu ülkelerdeki milyonlarca soydaşımızın hayatları çok daha kolaylaşır, ekonomimiz ve millî güvenliğimiz çok daha güçlü olur; Batı emperyalizmi bu coğrafyada 'Arap Baharı' adı altında, kanlı senaryolarını uygulamaya teşebbüs bile edemez; PKK denilen baş belâsı, beslenip gelişecek bir alan bulamazdı. 
Çok zor durumdayız fakat, hâlâ, bu sistemi tersine çevirebilme şansına sahibiz. Yeter ki,  gözümüzü açıp, gerçeği görebilelim! 15.8.2012

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık