• 02 Nisan 2020, Perşembe 15:02
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

ABDÜLHAMİD YALANLARI VE GERÇEKLER (1)

Sultan Abdülhamid, bir Padişah olduğu hâlde, sanki, seçimle gelmiş bir Cumhurbaşkanıymış gibi eleştirilmesi gerçekten ilginçtir. Ne Rus aydınları, Sibirya'ya sürgüne gönderdiği aydınlar için Rus Çarlarını; ne de Alman aydınları, Almanya'yı yıllarca demir yumruğu ile yöneten Şansölye Bismark'ı ve İmparator II. Wilhelm'i bu kadar eleştirmişlerdir! Kanaatimizce, 'Üst Akıl', Sultan Abdülhamid'in karalanması ve İsmet İnönü'nün yüceltilmesi üzerinden bir ayrıştırma siyaseti takip etmektedir. 19. Yüzyılın o çok zor şartlarında, Devleti, Emperyalist Devletlerin tasallutundan olabildiğince uzak tutmayı başaran Sultan Abdülhamid, Atatürkçü kesimlerce sürekli olarak eleştirilirken, ülkemizi Batı Emperyalizminin vesayetine sokan İsmet İnönü'ye toz kondurulmamasını yoksa başka nasıl izah edebiliriz ki?
 Atatürkçüler, Atatürk'ün Abdülhamid'e karşı olduğunu zannederler. Hâlbuki, bu doğru değildir. Gazeteci Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu'dan okuyalım: “1937 yılının yaz aylarından biridir. Doğrudan doğruya kendi kontrolünde olan bir gazetede “Makedonya”  adlı bir eserim tefrika ediliyordu. Bir akşam üstü başyaver Celâl Bey beni telefonla aradı. Dolmabahçe sarayına davet edildim ve saraya gidince de hemen hiç bekletilmeden üst kata çıkarıldım. Bir kapı açıldı, kendimi büyük adamın karşısında buldum. Saygılarımı bildirince mutat bir iki nezaket cümlesi ile beni taltif etti. Sonra: “Yazını okuyorum” dedi. “Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk olman lâzım. Fakat tebrik ederim, o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız, Abdülhamid'i hiç sevmediğin belli.”  Biraz durdu.  Elindeki bir renkli kalemi önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitabına dikine vurarak düşünür gibi oldu.  Ben susuyordum. Bu hâl bir iki dakika devam etti.  Sonra birdenbire şu sözler çıktı ağzından “Sevme Abdülhamid'i, gene de sevme!  Fakat sakın hatırasına hakaret edeyim deme.  Senin neslin biraz daha temkinli kararlar vermeye alışmalı.  Bak çocuk! Şahsî kanaatimi kısaca söyleyeyim.  Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun ahvali meşkûk(durumları şüpheli) ve hudutları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamid'in idare tarzı, âzamî müsamahadır.  Hele bu idare tarzı on dokuzuncu yüzyılın sonlarında tatbik edilmiş olursa” (Y. Koç, A. Koç, “Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk,  s. 78)!
Hâlbuki, Atatürk, 27 Ocak 1923'te Annesi Zübeyde Hanım'ın mezarı başında yaptığı konuşmada, Abdülhamid dönemine şu ağır eleştirileri yöneltmekteydi: “Burada yatan validem, zulmün, cebrin bütün milleti felâket uçurumuna götüren keyfî bir idarenin kurbanı olmuştur. Bunu izah etmek için, müsaade buyurursanız ıstıraplı hayatımın bariz birkaç noktasını arz edeyim. Abdülhamid devrinde idi. 1905 yılında mektepten henüz erkânıharp yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımımı atıyordum. Fakat bu adım hayata değil, zindana tesadüf etti. Hakikaten bir gün beni aldılar ve müstebit idarenin zindanlarına koydular.  Orada aylarca kaldım. (…) Sürgün yerinde geçirdiğim mücadeleler onun hayatını ıstıraplar ve gözyaşları içinde geçirtmiştir.”
Abdülhamid döneminde, bizzat bu mağduriyeti yaşayan ve duygularını annesinin mezarı başında, bu şekilde açıklayan Atatürk, yıllar sonra, Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu'na, Sultan Abdülhamid hakkında yukarıdaki uyarıyı yapmaktadır! 
Abdülhamid döneminde sürgüne gönderilenler olmuştur.  Fakat bu insanların hayatları hapishanelerde karartılmamış, açlığa mahkûm edilmemişlerdir. Abdülhamid'in, sürgüne gönderdiklerini maaşa bağladığı bilinir! Abülhamid'i insafsızca eleştirenlere, Çok Partili Hayata geçildikten sonra yaşanan askerî darbelerin mağdur ettiği on binlerce insanımızı ve iktidarlara muhalif olanların yaşadıkları mağduriyetleri hatırlatmak isteriz. 
 Korona Virüs salgını nedeniyle yaşadıklarımız, Atatürk'ten sonra yaşadığımız onca savrulmadan sonra, ülkemizin bekası için, Kamucu Bir Devletin zorunluluğunu idrak etmemizi   sağlamıştır. Fakat, bunun hayata geçirilmesi için, önce İç Cephe sağlamlaştırılmalıdır ki, bu da, geçmişimize ait yanlış ezberlerin bozulmasını gerektirmektedir. Bunların başında ise,  aydınlarımızın Sultan Abdülhamid'e bakışı gelmektedir. Bu yazı dizisinde, Sultan Abdülhamid hakkındaki 'yanlış ezberler' üzerinde duracağız.
 ABDÜLHAMİD HANGİ ŞARTLARDA TAHTA ÇIKMIŞTI?
Sultan Abdülaziz'i 31.5.1876'da tahttan indiren Darbeci Paşalar,  onu, 4 gün sonra öldürmüşler; fakat buna intihar süsü vermişlerdi! Abdülaziz'in yerine tahta önce, V. Murad çıkarılmış, ancak bazı ruhî bozuklukları tespit edildiğinden, II. Abdülhamid Padişah yapılmıştı. 
Sultan Abdülhamid 31 Ağustos 1876'da tahta çıktığında, Balkanlar son derece karışık bir durumdaydı; âdeta kaynayan bir kazandan farksızdı. 1829'da Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanması, diğer milletlerde de bağımsızlık duygularını geliştirmişti. Tabiî bunda, Osmanlı'yı zayıflatmak isteyen İngiltere'nin katkıları büyüktü. Diğer taraftan, İngiltere'yle imzalanan 1838 Serbest Ticaret Antlaşması nedeniyle ülkemiz, Batı'nın Açık Pazarı durumuna gelmiş; Kırım Harbi'nin masraflarının karşılanması amacıyla, 1854 yılında başlayan dış borçlanma nedeniyle, ülke bir borç batağına sürüklenmiş; 1875 yılında, borç faizlerinin ödenemeyeceği ilân edilmişti! 
EN BÜYÜK DÜŞMAN KİM?
Bize hep, Osmanlı'nın en büyük düşmanı Rusya olarak gösterilmiş; İngiltere'nin yıkıcı siyaseti üzerinde pek durulmamıştır! 'Görünmeyen Bir El'  İngiltere'yi hep kamufle etmiş; 'Düşman' olarak önümüze hep Rusya konulmuştur! Bu, günümüzde de böyledir; bir farkla ki, İngiltere'nin yerini Amerika almıştır!
Balkanlardaki karışıklıkların asıl sorumlusu İngiltere'dir. Yazar Raif Karadağ, Balkanlar'daki İngiliz etkinliği konusunda şu bilgileri veriyor: “İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasını istemekte; Orta Doğu'da Arapları, Doğu Anadolu'da Ermenileri kışkırtmakta, ufak Balkan devletlerini Osmanlılar aleyhine kullanmaktaydı Mithat Paşa'nın Tuna vilâyetinde bulunduğu yıl olan 1864 yılı ve takip eden yıllarda, İngiltere; Balkanlara nüfûz etmek isteyen ve Bulgaristan üzerinde çok yıkıcı tahriklere girişmiş bulunan Rus nüfûz siyasetine karşı şiddetli bir mücadeleye girmişti. Bu tarihte Balkanlarda birçok İngiliz konsoloslukları açılmış, âdeta her vilâyet ve sancakta birer konsolos veya muavininden başka, yerli halktan çok sayıda ajan kullanılmış ve su gibi İngiliz lirası akıtılmıştır. İngiltere'nin kurduğu bu teşkilât, 1870 yılından sonra Balkan komitacılığının türemesine ve teşkilâtlanmasına yol açmıştır” (Raif Karadağ, “Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar”, s. 169). 
Sultan Abdülhamid'i her fırsatta eleştiren Şevket Süreyya Aydemir, o dönem hakkında şu önemli bilgileri vermektedir:  “Abdülaziz'in tahttan indirilmesinden sonra (31 Mayıs 1876), 1 Temmuz 1876'da Sırbistan ve Karadağ Türkiye'ye harp ilân ettiler. Gerçi hem Sırbistan, hem Karadağ kısmen Osmanlı hükümranlığı altındaki ülkeler sayılırlardı ama, gerçekte devletin kontrolünden çıkmışlardı. Yalnız Avusturya değil, Rusya ve diğer büyük devletler de harekete geçmişlerdi. Hükümeti, eskiden beri sürüp gelen ıslahat talepleri ile, şiddetli bir baskı altında bulunduruyorlardı. Babıâli her sıkıştırıldıkça, o sırada önde olan en buhranlı meseleye göre, birtakım parça parça tedbirlere başvuruyordu. 1861'de Lübnan'a imtiyazlar verilmişti. 1868'de Paris Konferansı gene bazı ıslahat vaatlerini getiriyordu. 11 Mart 1870 tarihli bir ferman, o güne kadar Fener Patrikhanesi, yani Ortodoks Kilisesine bağlı durumdaki Bulgar Kilisesine istiklâl veriyordu. Gene bu sırada, Tunus'un devletle ilişkilerini pamuk ipliğine bağlayan yeni fermana da işaret etmeliyiz. Kürdistan, Arabistan ise zaten başlarına buyruktular. Kısacası, Osmanlı mülkü, yeniden bir düzenlemeyi gerektiriyordu. Ama asıl, Osmanlı Avrupa'sı karışıklıklar içindeydi. Abdülhamid işte bu hava içinde tahta çıkmıştı” (“Enver Paşa”, Cilt I, s. 59)! 
Şevket Süreyya, o dönemin tablosunu son derece gerçekçi bir şekilde  belirtmiş. Fakat, o da, Abdülhamid hakkındaki genel ezberin etkisi nedeniyle olsa gerek, kendisinin yaptığı bu tespitleri unutarak, 'En büyük topraklar Abdülhamid döneminde kaybedildi' diyebilmiştir! ./…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık