• 30 Nisan 2012, Pazartesi 8:49
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

28 ŞUBAT'IN ATATÜRKÇÜLÜĞÜ!
28 Şubat 1998 tarihli Millî Güvenlik Kurulu kararı ve sonuçları sebebiyle başlatılan soruşturma ve gözaltılar yoğun bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Aydınlık gazetesine mensup yazarların çoğunluğu, başta sayın Doğu Perinçek olmak üzere 28 Şubat'ı 'İlerici bir hareket' olarak değerlendirmekte ısrarlılar. Bu aslında çok önemli bir çelişkidir. Türk aydınının çıkış yolu bulamamasında, millete önderlik yapamamasında ve millet tarafından kabul edilmemesinde bu çelişkilerin etkileri oldukça büyüktür. 
31 Ekim 1997 tarihli MGK'da Millî Güvenlik Siyaset Belgesi şöyle düzenlenmiş: “Türkiye'nin Batı'ya dönük yüzünde hiçbir değişikliğe gidilmemelidir.  Türkiye'nin AB'ye tam üyelik konusundaki hedefi korunmalıdır. Türkiye'nin dünya ile bütünleşmesine yönelik, özelleştirme de dahil ekonomik çabalar arttırılmalıdır.”
Böyle bir anlayışın 'Atatürkçü' olarak değerlendirilmesi Atatürk'ü hiç anlayamamak demektir.
Cengiz Çandar Taraf gazetesine verdiği bir mülâkatta, 28 Şubat hakkında şu değerlendirmeyi yapmış: “12 Mart 1997'de ABD Dışişleri'nin 7. katında Türkiye ile ilgili toplantı yapılmış. Bernard Lewis, Paul Wolfowitz, Richard Perle oradaymış. Türkiye'ye ilişkin olarak ne yapılmalı o gün konuşulmuş. Toplantıdan çıkan sonuç, doğrudan askerî darbe olmadan bu hükümet gitmeli kararı olmuş.”
 Çandar, 28 Şubat için, “Amerika'nın en İsrail yanlısı çekirdeği de dahil bu darbeye” diyor. 
Millî Görüş'ün en önemli isimlerinden sayın Oğuz-han Asiltürk de, 20 Nisan 2012 tarihli Ceviz Kabuğu programına telefonla katılarak, “28 Şubat kararlarının, siyasete askerin dayatmasına karşın, askerin hazırladığı bir metin olmadığını; bu kararların Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nca hazırlandığını” iddia ediyor.
Orhan Gökdemir Aydınlık'taki 24 Nisan 2012 tarihli yazısında, Aydınlık gazetesinin genel kabulünün aksine,  Çevik Bir'in ABD'nin Middle East Forum isimli 'düşünce kuruluşu' tarafından 2002 yılında yayınlanan bir makalesinin 28 Şubat'taki dış etkiyi doğruladığını savunuyor. Çevik Bir ve Martin Sherman imzası taşıyan bu makalede şöyle deniyor: “Türkiye-İsrail ilişkileri en zor sınavını Erbakan hükümeti zamanında yaşadı. Bazı uzmanlar Erbakan'ın seçilmesinin bu ilişkiye ağır bir darbe indireceğini ileri sürdüler fakat bu gerçekleşmedi. Ordu, Erbakan'ın İsrail ile ilişkileri tehlikeye düşürmesine izin vermedi!”
28 Şubat sürecinde Prof. Necmettin Erbakan tasfiye edilmiş, partisi ikiye bölünerek AKP'nin doğumu gerçekleşmişti. Birçok yazar, AKP iktidarının alt yapısının 28 Şubat süreci ile hazırlandığı konusunda hemfikirdir. Bugün 28 Şubat sorgulanıp, bir tutuklama furyası estirilir, ordumuz bir kurum olarak yıpratılırken;  28 Şubat'ın doğrudan mağduru olan rahmetli Necmettin Erbakan'ın, ordumuzun saygınlığını koruma konusunda gösterdiği hassasiyeti hatırlatmak isteriz.
28 Şubat'ın iki önemli ismi vardı; Orgeneral Çevik Bir ve Tümgeneral Erol Özkasnak. Eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş'in Orgeneral Çevik Bir hakkında verdiği bir bilgi oldukça ilginç.  Genelkurmay Başkanlığı sırasında, Amerika'nın o dönemdeki Genelkurmay Başkanı Colin Powell sayın Doğan Güreş'e 'Somali'ye komutan olarak Korgeneral Çevik Bir'in gönderilmesini' telkin etmiş! Buna Doğan Paşa çok şaşırmış. Gazeteci Behiç Kılıç, Amerika'nın bu tavrını değerlendirirken, “Bu siparişin Çevik Bir'in orgeneralliğe ve oradan da Genelkurmay II. Başkanlığına oturması ve 28 Şubat sürecinin bir numaralı ismi olmasında çok anlamı var” tespitini yapmış (Yeniçağ, 5 Mart 2011)!
28 Şubat'ın 'Atatürkçü' generali Erol Özkasnak'ın 1 Mart 2003 tarihinde “Tezkerenin reddi” hakkında yaptığı tespit özetle şudur:  “Tezkerenin reddi 50 yıllık dostumuz ABD'nin düşmanca tutumuna neden olan vahim bir hatadır. Tezkere öncesinde 'hayatî müttefikimiz' ABD'ye sözler verilmeseydi, ABD'nin ileride şiddetinin daha artacağına inandığım hasmane tutumuna mâruz kalmayacaktık. Türkiye artık ABD için stratejik ortak değildir. ABD'nin Suriye ve İran ile ilgili plânları gerçekleştiğinde Türkiye'nin bölünmesine sıra gelecek. 50 yıldır Türkiye soğuk harp döneminin başta 'azgın Sovyet tehdidi' olmak üzere, İran, Irak ve Suriye'nin tehditlerine ABD'nin caydırıcı desteğiyle karşı koymuştur.  Şimdi maalesef ABD'den Türkiye'ye yönelik her türlü komplonun önü açılmıştır” (Sabah gazetesi, 12, 13 Şubat 2006)!
Suriye'nin ABD'nin hedefleri arasında olduğunun açıkça belirtildiği bu mülâkat  2006 yılı başlarında yapılmış. O zaman “Suriye ile kurulan yakın dostluk ilişkileri acaba bir senaryo gereği miydi”  diye sormak gerekmez mi? Şimdi, “Bu iktidar ABD ile bu kadar yakın ilişkiler içindeyken,  ABD'ye bu kadar yakın iki generalimiz nasıl tutuklanıyor?” diyebilirsiniz. Burada bize İsmet Paşa'nın şu sözleri ışık tutabilir: “Büyük devletle dostluk ayı ile yatağa girmeye benzer!” Bu sözler herkesin kulağına küpe olmalıdır. Çünkü Amerika'yı yatağımıza sokan İsmet Paşa bunu bizzat yaşayarak görmüştür. Amerika ile ilk ikili anlaşma 1945 Şubatında imzalanmıştı. İsmet Paşa döneminde imzalanan İkili anlaşma sayısı üçtür. 1950-1960 arasında 31, 1960-1965 arasında ise 20 adet İkili Anlaşma imzalanmıştır. Yine bilindiği gibi, 1946 yılında, ABD'ye bağımlılığımızı pekiştiren  Marshall yardımları başlamış; 1951 yılında NATO'ya girilmiş; 1955 yılında Amerika'nın gözetiminde, İngiltere, Türkiye, (Milliyetçi Başbakan Musaddık'ın bir ABD-İngiliz darbesi ile düşürülmesinden sonra) İran ve Irak'ın katılımıyla Bağdat Paktı imzalanmıştı. ABD ile imzalanan İkili Anlaşmalar ve NATO üyeliği ile birlikte başlayan süreç içinde Kuvayı Milliye Ruhu yavaş yavaş kaybedilmiştir. Bunu daha o günlerde görenler vardı.  Meselâ Alev Alatlı, “Aydınlanma Değil, Merhamet” isimli kitabında, bir subay olan babasının, subaylarımızın bellerinde Amerikan yardımı palaskaları gördüğü günün akşamı eve geldiğinde, “Biz Millî Mücadeleyi Kaybettik” diye ağladığını yazar. Ne yazık ki, bugün çıkış yolu aranırken, önce, Atatürk'ten sonra hangi hataların yapıldığının araştırılmasının zorunluluğu ve önemi hâlâ daha anlaşılamamıştır. Bu yüzden müthiş bir kafa karışıklığı sürüp gitmektedir. Bize göre, bir dönem, Encümen-i Daniş adı altında yapılan toplantılar da bu kafa karışıklığının bir örneğidir. Emekli asker ve bürokratların düzenli olarak bir araya gelerek ülke ve dünya meselelerini değerlendirdiği Encümen-i Daniş toplantıları hakkında Tempo dergisine konuşan eski Genelkurmay Başkanlarından Hüseyin Kıvrıkoğlu “Bir grubumuz var,  'Encümen-i Daniş';  l850'lerde kurulmuş; Sadrazama, kabineye danışmanlık yapmak amacıyla çalışmış ve cumhuriyete kadar devam etmiş” dedikten sonra, gruplarında bulunanların isimlerini sıralamış. 12 Eylül'ün Başbakanı Bülent Ulusu, yine ABD hayranlığı ile tanıdığımız  12 Eylül'ün Dışişleri Bakanı İlter Türkmen ve eski Dışişleri Bakanlarından Emre Gönensay da bu grubun üyeleri arasındaymış! Bu haberi yıllar önce Vatan gazetesinde okurken “Vah bu memlekete” diye düşünmüştük!
Amerika bu ülkede her taşın altına yerleşmişken, Amerika'ya tavır almaları mümkün olmayan isimlerin içinde bulunduğu kuruluşlarla millî politikalar uygulanabilir mi? Askerin bize göre en büyük hatası, soyut ve tarif edilmemiş bir İrtica kavramını birinci tehdit olarak belirlemesidir. Biz ne irticayı ne de PKK'yı önemli bir tehdit olarak değerlendirmiyoruz;  bize göre bu ülke için en büyük tehdit ABD'yi ve Avrupa Birliğini kıble olarak benimseyerek, bu  ülkede millî politikalar uygulanmasını engelleyenlerdir. İrtica denilerek, başörtülü vatandaşlarımız orduevlerine alınmayarak millette asker düşmanlığının tohumları büyük bir ustalıkla ekilmiş ve meyveleri de toplanmıştır. Bu dışarıda tezgâhlanan bir oyundu.
 İnsanlarımızı kıyafetlerine göre değil, “vatansever mi işbirlikçi mi?” diye değerlendirmenin önemini kavrayacak tarih şuuruna sahip olunsaydı başımıza bunların hiçbiri gelmezdi. Bugün sözde, darbecilerden hesap sorulmaktadır. Bize göre 28 Şubat'a takılıp kalınmamalıdır;  asıl önemli olan bu ülkeyi 60 yıldır kimlerin şekillendirdiğidir.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık