• 03 Ağustos 2015, Pazartesi 9:31
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

1. DÜNYA HARBİ'NE NİÇİN GİRDİK? (III)
 İngiltere'nin başını çektiği İtilâf Devletleri ile Almanya'nın başını çektiği İttifak Devletlerinin askerî ve iktisadî güçleri  kıyaslandığında, Almanya'nın böyle bir harbe kalkışmasının delilik olduğu görülecektir. Şevket Süreyya bu konuda şu tahlili yapar: “Alman donanması güçlenmiş olmakla birlikte, İngiliz ve Fransız donanmalarından çok zayıftı. Alman sanayisi güçlüydü. Dünya pazarlarında rakiplerine kolayca rekabet edebiliyordu.  Hâlbuki, harpte, denizlere hâkim olamayan bir Almanya, daha ilk adımda dünya ticaretini de kaybedecekti!(…) Yani Birinci Dünya Harbi'ne  II. Wilhelm, tıpkı, İkinci Dünya Harbi'ne ve birtakım mistik duygulara da kendini verip, doğunun fethi, bin yıllık Alman hâkimiyeti güden Hitler gibi, dumanlı bir hayal âlemi içinde atılmış görünür.  Meselâ harbin ilânı vesilesi ile Alman İmparatoru tarafından Alman ordusuna yayınlanan genelgede şu sözleri okuyoruz: 'Unutmayınız ki, Alman kavmi, Tanrının seçkin kavmidir. Alman kavminin imparatoru olmam haysiyeti ile, Tanrının ruhu, benim üzerime inmiştir. Ben Tanrının kılıcıyım. Tanrının savunucusuyum'” (Ş. S.  Aydemir, “Enver Paşa”, Cilt II, s. 501).
Almanya'nın başında işte bu ruh hâline sahip bir insan vardı. Ne yazık ki, Osmanlı İmparatorluğu'nda tek söz sahibi olan Enver Paşa da, bu bakımdan Wilhelm'den farksızdı. Tek başına imparatorluğu mahva sürükledi. 
Bu harp, milletin eğitimli insanlarını da âdeta bir değirmen gibi öğüterek, yok edecektir. Bu yüzden Cumhuriyetin ilk yıllarında, çok büyük sıkıntılar yaşanacaktır.
 Şevket Süreyya, Enver Paşa isimli kitabında, Kâzım Karabekir Paşa'nın, Enver Paşa'nın bu ruh hâlini yansıtan şu hatırasını nakleder: “1914'te Dünya Harbine girdikten ve Cihad-ı Ekberi de (Kutsal Savaş) ilân ettikten sonra, Enver Paşa'nın bana mahrem olarak bildirdiği şu iki mesele, Almanların onu devamlı olarak ve muhtelif kanallardan işleye işleye nelere muvaffak olduklarını gösterir: 'Enver Paşa'nın kaşındaki beyazlık Cihangirlik alâmeti imiş! Anadolu'ya Alman göçmenler getirilmesi, bizim menfaatimize uygunmuş!'”
Enver Paşa, Kutsal Savaş ilânının ertesi günü, Kâzım Karabekir Paşa'ya fotoğrafını verirken ona şu soruyu sorar: “Kâzım, kaşımdaki beyazlığın bir cihangirlik alâmeti olduğunu söylüyorlar, sen ne dersin” (“Enver Paşa”, Cilt II, s. 24)? 
Vahim olan şey, Enver Paşa'nın da buna inanmasıydı! Almanlar da,  Enver Paşa'nın bu zaafını kullandılar. Şevket Süreyya, Alman hayranı olan Enver Paşa'nın 1909'da,  Askerî  Ataşelik için Berlin'i seçtiğini belirtir ve şu bilgiyi verir: “Alman imparatoru Enver'in gururunu okşayacak bir hareket hazırlamıştı. Berlin'de bulunan bütün sefaretlere mensup kara ve deniz ataşelerine bir yemek vermiş ve bu ziyafette baş misafir yerini Yarbay Enver'e ayırmıştı. Diğer ataşelere 'sizin rütbeleriniz Enver'in rütbesinden daha büyük; fakat yakında büyük bir imparatorluğun başına geçeceği için, Enver'e baş yeri verdim' diyecekti. Bu da yetmeyecek, yemekten sonra koluna girerek, Enver'i özel bir odaya götürecekti. Burada ona 'Enver!' diyordu; 'sen başa geçtiğin zaman her istediğin yardımı yapacağım. İşte sana askerî müşaviri de buldum. General Makenzen!' Korgeneral Makenzen'in gelip de, Enver'in karşısında topuk çakması, Osmanlı devletinin gelecek Harbiye Nazırını büsbütün gururlandırmıştı. Diğer taraftan imparator da Osmanlı Devletinin adını değiştirmiş ve 'Enverland' yapmıştı” (“Enver Paşa”, Cilt, II. s. 534)!
Doğan Avcıoğlu'nun verdiği şu bilgi de, İngiltere'nin, Türkiye'nin tarafsızlığını niçin tercih ettiğini göstermektedir: “Harp, bizimle İngiltere arasında, âdeta bir ölüm-kalım savaşı olarak devam etti. İngilizler Türklere karşı bir Haçlı Seferi açmışlar; Türkler ise İngiltere'ye karşı Kutsal Savaş ilân etmişlerdi. Türkiye'nin nüfusu gerçekçi bir hesapla 12 milyondur. Bu nüfustan l milyon asker çıkarmak bile mucize sayılabilir. Oysa Türkiye kaynaklarını olağanüstü zorlayarak daha fazlasını yapmıştır. İngiltere ise Türk savaşında, eldeki rakamlara göre, 2 milyon 551 bin kişi kullanmıştır! Türk savaşında İngiltere'nin kaybı ölü, yaralı ve esir olarak 262 bin kişidir. Subay kaybı 13 bin kişiyi aşmaktadır. İngiltere, İslâm ihtilâlleri ile, Büyük Britanya İmparatorluğu'nun temellerini sarsabilecek sandığı, İslâm Dünyası'nın merkezi Osmanlı Devleti'ni, bir an önce yok etmek istemiştir. Çanakkale saldırısının sebebi budur” (“Millî Kurtuluş Tarihi”, s. 70).  
Nitekim, Dünya Harbinde Türkiye'yi destekleyen Hindistan halkı, İstiklâl Harbimiz sırasında da, bu desteklerini sürdürmüşlerdir. Doğan Avcıoğlu bu konuda bize şu önemli bilgiyi veriyor: “17 Ekim 1919'da bütün Hindistan'da Türkiye için oruç tutulup, dua edilir. Sevr Antlaşması imzalanınca, bu antlaşmayı yırttırmak amacıyla, Hindistan'da bir pasif direniş kampanyası başlatılır. İngiliz malları boykot edilir. Bunun üzerine Hindistan Kral Naibi Lord Reading, ülkedeki İslâm duygusunun şiddetini ileri sürerek, 'İstanbul'un boşaltılmasını, kutsal yerler üzerinde Halife'nin egemenliğinin tanınmasını, Trakya ve İzmir'in geri verilmesini' Londra'ya yazar” (Avcıoğlu, age. s. 89).
Bu bilgiler de, İngiltere'nin, Türkiye'nin niçin tarafsız kalmasını istediğini ortaya koymaktadır. Fakat bütün bu gerçeklere rağmen, bugün bile,  I. Dünya Harbi'ne girmek zorunda olduğumuz; zaten Osmanlı'nın paylaşılmasına karar verildiğine inananlar vardır. Evet, Sykes-Picot anlaşması ile buna karar verilmişti. Fakat bunun tarihi 1916'dır!
 Çarlık Rusya'sının bize saldıracağına dair bir işaret de yoktu. Şevket Süreyya'nın belirttiğine göre, “Büyük Harbin Başlangıcında Rus Erkânıharbiyesi” isimli eserde, Rus Çarının ve Erkânıharbiyesinin  Almanlara karşı korku ve çekingenlikleri açıkça meydana serilmiştir. Çünkü Rusya zannedildiği kadar güçlü değildi. 1905'te Japonlara yenilmişti. 1905-1906 yılları Petersburg'ta bile siyasî-sosyal karışıklıklar içinde geçer. Rus Çarı, Almanya İmparatoruna çektiği bir telgrafta “Senin dirayet ve muhabbetine itimadım var” diyordu. Etrafındakilere, harp sebebi sayılabilecek hiçbir tedbire baş vurulmamasını tavsiye ediyordu” (Ş, Süreyya Aydemir, “Enver Paşa”, Cilt II, s. 507).  
Şevket Süreyya daha sonra, “Osmanlı hükümetinin son nefere kadar bütün gücünü Çanakkale'ye yığdığı ve nice cephelere yayıldığı safhada dahi Rus çarlığı, hattâ bazı telkinlere rağmen, Karadeniz Boğazı'na, İstanbul'a ve çevresine asker göndermek kararını alamamıştır” diyor. Nitekim, Çar, korkularında haklı çıkacak ve  harbin uzaması sebebiyle çıkan ihtilâl ile Çarlık yıkılacaktır!
İtilâf Devletleri, Osmanlı'nın harbe girmesini istemiyordu. Nitekim, Rus filosuna 28/29 Ekim'de yapılan baskından sonra bile, gerek Rusların, gerek İtilâf Devletleri sefirlerinin İstanbul'da  bir çözüm yolu bulabilmek için uğraşmışlar; Ruslar bize ancak 2 Kasım tarihinde harp ilân etmişlerdir (“Enver Paşa”, Cilt II, s. 559)!
Diğer taraftan, Osmanlı'nın, Araplarla bir federasyon kurma düşüncesi vardı. Hattâ, Mehmet Ali Paşa'nın torunlarından Sait Halim Paşa'nın Sadrazamlığa getirilmesinde bu düşüncenin etkili olduğu  söylenir (“Çankaya”, s. 18,120; Feroz Ahmad, “İttihat ve Terakki”, s. 210).
  Ne var ki, I. Dünya Harbi'ne katılmamızla her şey alt üst olacaktır.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık