• 08 Ocak 2019, Salı 17:06
İsaÇolaker

İsa Çolaker

ÇEVRESİZSENİZ ÇARESİZSİNİZ

Çevre, insana rağmen olan bir gerçekliktir. Yani siz var olmadan önce de, çevreniz ve tabiat mevcuttu. Size rağmen de olamaya devam edecek bir çevreye dahilsiniz. Kısacası insan, hazır bir çevreye ve ona emanet edilen bir doğaya gözlerini açar. Yaşamak için iyi bir insanî ve doğal bir çevreye ihtiyacımız var. İnsanî çevremiz insanlardan kurulu ve tercih edilen bir çevredir. Oysa tabiî çevremiz seçemediğimiz ve özen göstermemiz gereken doğal çevredir. Yüz yılın sorunu, özen göstermediğimiz çevrenin artık yaşanamaz hale gelmesidir. Modern insan kaşa yapayım derken, göz çıkarır duruma düşmüştür. Bilgi ve sanayi toplumuna geçeceğiz derken , çevreyi yaşanabilir ve insanî olmaktan çıkarmıştır . Çaresiz bir şekilde de, dünyanın rotasız ve sahipsiz elden çıkmasına göz yumar hale gelmiştir.
Çevreye göstermediğimiz özen, artık bizi ve çocuklarımızı vuracak hale gelmiştir. Güzel Giresunumuzun Tirebolu ilçe belediyesi bir afişinde, ne güzel belirtmiş:"Bir ağaç herhangi bir prensten daha soyludur..." Evet, kestiğimiz her ağaç, yaşam ve oksijenden eksik bir alan demek . Bunu biliyor ve buna rağmen kesmeye devam ediyoruz. Üniversitelerin korusunu, parkların bahçe ağaçlarını, bağları, orman alanlarını vs. kesmeye ve yakmaya devam ediyoruz. Bu ne barbarlık? Mesele, alan açmak ve güzel görüntüymüş! Sevsinler senin görüntü güzelliğini, güzel gören güzel düşünür. Ağaca baktığında kesmeyi düşünenleri Allaha havale diyorum! Bari sökün  de başka yere dikin  görgüsüz adamlar! Doğanın insicamını bozmak, insanın tek başına başarabileceği bir şey değil ama, ağır ağır kıyameti çağırıyor gibiyiz. Tabiatta doğal olmayan tüm afetlerin arkasında bu çevre rezaleti yaşamlarımız var. Yıl başı için ağaç kesen kafalardan ne çıkar?
Halbuki tabiata bakışımızı anlatan çok güzel bir geçmişimiz var. Siz tabiatı adam yerine koymazsanız, o, sizi hiç adam yerine koymaz . Felek ya da zaman, kaypak ve oynak olabilir ama, siz akılla tabiatı anlamaya ve sevmeye çalışacaksınız: “ Pek rengine aldanma felek eski felektir / Zira feleğin meşreb-i nâ-sâzı dönektir .” Ziya Paşa zamanın ve feleğin ikircikli halinden bahsetse de, biz zamanı ve yaşamı sevgiyle taçlandıracağız . Tabiatın bize ihtiyacı yok ama, bizim tabiata ve çevreye acaip ihtiyacımız var . O her ne kadar dönse de! Şair Mehmet Başaran Ahlat Ağacı adlı şiirinde ne güzel anlatır ahlatın bize arkadaşlık etmesini: “Bazan öyle yakın geçer ki kayan yıldızlar / Halini soruverecekler sanırsın / Dağılır üstündeki yeşil sükût / Ümitle kımıldanırsın .” Çevresindeki ağacı ve yıldızları arkadaş gibi birleştiren ve konuşturan şair muhayyilesi ne güzel . Yani kırdaki ağacı dost bilip konuşmak bir başka incelik . İnsanı dinlendiren bir ağaç metaforu .
Ağaçları ve çevreyi hoyratça örseleyenleri hep şark kurnazı ekonomik kafalar olarak görmüşümdür. Ne diyor Marks: Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser. Aynen. Ağaçları ekonomik gören bir kafa, anamalcı bir kafadır. Oysa dinimiz , öleceğiniz son ana kadar fidan dikiniz diyor. Peygamberimiz Hz. Muhammet (sav ): Hurma sizin halanız diyerek , gen yapısı insanla aynı olan hurmaya akrabalığımıza vurgu yapar . Ağaç sevgisini nerdeyse canlı ağaçlarla akrabalığımıza bağlarken , okul kapısında hoyratça ağaç kesen okumuşlara şahit oluyoruz ! Allah'ım aklımıza ve Müslümanlara mukayyet ol ! Amin . Çevreye ne kadar saygı ve sevgi duyarsak, o kadar insanî bir yaşantımız olur. Ataların mezarlıkları bile ağaç ve bitki cenneti gibiymiş. Bizim sokaklarımızsa, yapay lamba ve süslerle ağaçlandırılıyor. Ne günlere geldik!
Toplumsal benliğimizin çevreye olan duyarlılığı niye bu kadar aşınmıştır? Bunun değişik ve piyasacı bir tarafı da var. Çevreye rant ve bina olarak bakan bir kafa yapısına doğru gidiyoruz. Osmanlı ev yapısı, bahçeli ve bağımsız bir yapıdayken, modern zamanların mimarisi , açık ve dar bir alanda konut yapısına doğru gidiyor. Dolayısıyla daha az ağaç ve süs bitkileriyle sınırlı bir yaşam alanı tasavvuru gelişiyor. Çevrenin müştemilatı artık insan değil, eşya oluyor . O zaman da çaresiz bir yaşam ortaya çıkıyor. Tabiatı gül ve bülbülle algılayan eskimez şiirimizin şairleri bu durumu görse neler yazarlardı? İşte Yunus Emr 'den sufîce bir ağaç şiiri : Ağaç karır devrân döner kuş budağa birken konar / Dahi sana kuş konmamış ne güvercin ne hod turaç …/ Er sırrıdır sırrın senin er yeridir yerin senin / Ne yerdedir yerin senin sana sorarım ey ağaç .” Ağaç üstünden varlık ve ölümü çok güzel anlatan dizeler . Ağaçla konu-şan ozan , onu , hayatımızın bir teşbih unsuru ve arkadaşımız olarak algılıyor . Çınarı sembol alan Osmanlıyı da hatırlayalım . Yani ağaç devlettir diyorum .
Yaratıcı, çevre, ağaç ve insan ilişkisini sufîce anlatan Sunullah Gaybî dizeleriyle bitirelim : “Bir ağaçtır bu Âlem /  Meyvesi olmuş Âdem /  Maksut olan meyvedir / Sanma ki ağaç ola .” Yaratıcıyı ağaç , insanı onun ürünü ve meyvesi gören dizeler, ne güzel bir dünyayı kavrama anlayışı . Alemi ağaç ve çevresindeki canlıları da meyve gören bir kafa, insana ve onun çevresine zarar verebilir mi ? Eskilerin âlem tasavvuru ve canlı sevgisi böyleydi. İnorganik insanın bunu anlaması biraz zor! İnsanı tabiatta bu kadar merkeze koyan başka bir inanç sistemi var mıdır? Meyvesiz ağaç neye yarar? Yaradılanı severim , Yaradandan ötürü dizelerinin bir başka yorumu. Tasavvufçu inanışın çevre felsefesine ihtiyacımız var, değil mi ? Daha yaşanabilir bir âlem düşüncesi için, çevreye ve insana saygıya ihtiyacımız var.
Günün şiiri : Gel yarim yeter bekle-dim / Gülü koklaya koklaya  / Gözlerime yaş ekledim /Seli koklaya koklaya “ 
 Âşık Reyhani


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık