• 15 Haziran 2016, Çarşamba 9:03
GürselEkmekçi

Gürsel Ekmekçi

ARABA
 (Bu hafta; 1982 yılında, bacak kadar bi veletken Yeşilgiresun'da yayımlanmış ilk yazımı, bütün acemilikleriyle paylaşmak istedim. Daha o yaşta elime ''kalem'', yüreğime ''özgüven'', bileğime ''kuvvet'' vererek, bugünümde Mustafa Kemal'in kendi elleriyle kurduğu Ulus Gazetesi'ne köşe yazarı olmamı sağlayan sevgili Hasan Öğütçü Amca'mızı, birinci ölüm yıldönümünde özlemle-şükranla anıyorum)
Hayır imkânı yok arkadaş, olacak iş diğil. 
Böyle bi arabanın, bu dünyaya ait herhangi bi fabrikada üretilmiş olması asla mümkün falan diğil. Hani, devlet karayolunda ilerlemiyor olsak, sağımızdan-solumuzdan diğer taşıtlar geçmiyor olsa hele, uzaydan inmiş gibi görünen bu cisme araba demek, hiç elde diğil!!!
Karar verdikdi arkadaşlarla; gece saat 9'da buluşup, bizim Hikmet'in arabasıyla gezintiye çıkacağız, kıyı kıyı, yavaş yavaş, sahil boyu. Çok heyecanlıydık da üstelik, serde delikanlılık var.
Kararlaştırdığımız gibi oldu. Saat tam 9'da geldi Hikmet. Yeri-göğü inleterek, yaklaşık 25 dakka süreyle takılı kalan ve oldukça yüksek bi tonda seyreden bi klakson sesi sonrası, tüm mahalle ahalisini ''ihtilal oldu besbellim'' diye ayağa kaldırmakla başlamıştı gecemiz.
Mahalle muhtarı, semt imamı, gece bekçisi derken, araya giren büssürü hatırlı kişiler sayesinde güç bela yatıştırmıştık konu komşuyu.
****       ****
Hikmet klaksonu olduğu yerden sert bi hamleyle söktü. Gürültü-patırtı sona erdi çok şükür. Ve gaza basarak yola koyulduk nihayet. Zaten bu gaza ilk ve son basış idi. Gaz pedalı bulunduğu zemini delip yere düşmüştü kaşla göz arasında.
O sırada Hikmet'in sağ elindeki vites kolunu da fark ettik;
- ''Üzülmeyin arkadaşlar, arabayı çalıştırırken vites de kopup elimde galdı, ben napim''??
Gaz pedalı yok, vites kolu yok, klakson yok, ağlanacak bi haldeydik artık.
Gayet yavaş bi hızla, yeryüzünde olabilecek en düşük tempoyla yola koyulduk 9 buçukta. Karayolunda bu denli yavaş seyir etmek bişi diğil, yol üzerindeki kimi yayaların bizi sollaması üzüntü vericiydi asıl.
****         ****
Yol-iz diğildi ki gerçek derdimiz, bi arada olup muhabbet eylemek idi sırf...
Araba içerisindeki yoksunluklar izin vermedi ama buna. O kadar dikkat çekiciydi ki bu noksanlar, anlatmakla bitecek gibi de diğildi. 
Bi kere; arabamızda hiç koltuk yoktu. Hikmet dahil hepimiz, tahta taburelerde oturuyorduk. Emniyet kemeri aksamı da yoktu görünürde. Hepbir pantolonlarımızdaki kemerlerimizle kendimizi kapı kollarına sıkıca bağlamıştık. Bi esinti duyup, dikkatle süzünce farketmiştim, arabanın tavanı da yoktu.
Allah'tan, her taburenin dibine birer büyükçe şemsiye konmuştu. En olumlu durum bu görünüyordu.
****          ****
Yavaştan yavaştan bi süre Trabzon yönüne doğru ilerledik sahilden. On dakkalık mesafe 2,5 saat sürdüğü için canımız sıkıldı haliyle. Geri dönme istekleri başgösterdi araç içinde. Arabanın dikiz aynaları tamamen kırık olduğu için, Hikmet ceketinden çıkardığı küçük bi cep aynasıyla arkayı kontrol ediverdi.
Trafik müsaitti ve geri dönebilecektik.
Fakat, her nedense araba hiç de oralı olmadı. Direksiyon o kadar manevra yapacak ölçüde dönemedi. Çaresiz hepimiz aşağı indik, birer ucundan tutup arabayı gerisin geri Giresun yönüne çevirdik.
Artık yeniden tahta taburelerimizde, şehre dönüş yolundaydık.
****        ****
Birden arkada oturan arkadaşlardan biri;
- ''Yaa Hikmet şu benzincide dur da birer çay içelim'' demesin mi?
Eyvah!!!
Çay molası için benzin istasyonunda fren yapıldığında, fren pedalı da yerinden kopup asfalta düştü. Durduk bi şekilde, durmadık diğil, ama durmaz olaydık. Bu kez de kapılar Nuh dedi peygamber demedi, kesinlikle açılmadı. 
Çay molası vermişiz, ama arabadan çıkamıyoruz, bak şu başımıza gelene gece vakti?
Kısa bi düşünme sonrası, herkes birbirine baktı. Önceden planlanmış gibi büyük bi kararlılıkla  herkes aynı anda yanındaki kapılara tekme attı. Kırıldı kapılar. Dışarı çıkmayı başardık.
Gerçi arabamız da cascavlak kalmıştı, ama napalım?
****         ****
Çay içimi sonrası yeniden arabadaki yerlerimizi aldık. Araba dediğime bakmayın, geriye sadece; tabanı, motoru, direksiyonu ve tekerlekleri kalmıştı. Taburelerimizin üstünde güle-oynaya şehrimize dönerken, tam da Fiskobirlik Evleri'nin önünde, ağırlığımıza dayanamadı arabanın tabanı. Büyük bi gürültüyle çökerek, tuzla buz oldu.
Ancak bizler, hiç istifimizi bozmadık. Yalnızca, az önce oturduğumuz yerlerden ayağa kalkmış, iki kişi önde, diğer üçümüz arkada yürüyerek iyi-kötü arabamızı ilerletmeyi sürdürdük. Hikmet de sağolsun, direksiyonu elinden bırakmadı. Sağa sola çevirip arabayı sürermiş gibi davranmaya devam etti. 
Ehh, yalan da diğil, tekerlekler  bi şekilde döndüğünden, arabamız aynı kendiliğinden gidiyormuş gibiydi.
****        ****
Eninde-sonunda Şehir Meydanı'na ulaşmıştık. Arabanın motoru tam da bu esnada alev aldı zaten, havaya uçtu, şaşırdık kaldık, ne edelim?  Pek yazık ki, geriye kala kala dört tane tekerlek ve bi direksiyon kalmıştı.
Gazi Caddesi'nden yukarı doğru, en önde elinde direksiyonuyla Hikmet, arkasında ellerimizde birer tekerlek bizler, tekerlekleri yuvarlaya yuvarlaya ilerledik. Arabadan geri kalan ne varsa Hikmet'lerin Depboy'daki oto garajına park ettik.
Gecenin sonunda öyle mutluyduk ki, bilemezsiniz. Yarın, yeniden buluşmaya karar kıldık.
Hikmet'in babasının eski minibüsüyle, Samsun yönüne doğru geziye çıkacaktık.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık