• 29 Temmuz 2013, Pazartesi 9:04
ErsenKonal

Ersen Konal

ADALET, MÜSLÜMANLIĞIN DA DEMOKRASİNİN DE TEMELİDİR!
 Vakti zamanında, memleketin birinde, sıradan bir insan ölünce, kilisenin çanını bir kere, önemli biri ölünce iki kere, kral ölünce üç kere çalarlarmış.  Bir gün yine çan çalmaya başlamış fakat bir türlü durmak bilmiyormuş! Herkes 'kraldan önemli kim ölmüş acaba?' diye merakla kilisenin önünde toplanmış.  Sormuşlar 'Kraldan daha büyük kim öldü?' diye.  Çan çalan şu cevabı vermiş: “Adalet öldü!”
Meğer o ülkede adalete her şeyden fazla önem verilirmiş.   Fakat bir gün her nasılsa, o yöredeki mahkeme çok haksız bir karar vererek suçsuz bir insanı mahkûm etmiş! Çanın sürekli çalınmasının sebebi buymuş!
Bu anlamlı örnekle adaletin önemi vurgulanmak istenmiş. Haksızlığa uğrayan bir Alman köylüsünün, hiç endişeye kapılmadan, “Berlin'de yargıçlar var!” diyerek, 'devletinin yargısına duyduğu güveni' ifadesi de sıklıkla verilen bir başka örnektir.
Bir iftar programında Prof. Bayraktar Bayraklı da konuşmasını adalet konusuna ayırmış ve 'adalet mekanizmasında görev alanların duygularıyla değil, vicdanları ile karar vermelerinin' İslâmiyet açısından önemini vurgulamıştı. İslâm anlayışındaki adaletin bu önemini genellikle  “Adalet devletin temelidir” sözü ile ifade ederiz.
Recep İhsan Eliaçık, “İslâm'da, Salât (namaz) ve diğer ritüeller birer nüsuktur.  Nüsuk,  Arapçada gübrelemek anlamına gelir. Bir Müslüman için, örneğin, namaz gübre; hayat tarladır. Adalet, Doğruluk, Dürüstlük, Paylaşmak da ondan hâsıl olan ürün gibidir. Ürün yoksa, gübrenin tek başına anlamı yoktur” diyor. Demek ki, “Müslüman'ım” diyebilmek için sadece namaz kılmak, oruç tutmak gibi ritüelleri yerine getirmek yetmiyor! 
Evet, eğer adalet yoksa, kimse  dinden, insanlıktan, demokratlıktan ve demokrasiden boşuna bahsetmesin. Bir ülkenin demokrasi ile yönetildiğini söyleyebilmek için ölçü sadece sandık değildir. Bir ülkenin yargısı, vatandaşlarında,  Alman köylüsünün 'Berlin'de yargıçlar var'  diyerek ifade ettiği gibi bir 'adalete güven duygusu yaratamamışsa' o ülkede demokrasiden söz edilemez.
'İlleri Demokrasi'mizde yargının durumu meydanda da; o hep, yerden yere vurulan  Atatürk döneminde yargımız nasıldı acaba?
Şevket Süreyya Aydemir, İstiklâl Mahkemesi tarafından 10 yıl ağır hapse mahkûm edilir. Bir yıl sonra, 29 Ekim1926'da, Cumhuriyet Bayramı'nın üçüncü yıldönümünde serbest bırakılır. Fakat 1927 yılında ikinci kez tutuklanır! Bu kez savcının idam talebi ile yargılanır ve dört ay tutuklu kaldıktan sonra beraat eder. Aydemir, kendisini aklayan Ağır Ceza Mahkemesi'nin başındaki hâkim Sabri Bey'i, “Aylarca süren ve kırka yakın sanığı olan bir davanın, tavanlara kadar varan dosyaları içinde, bir peygamber sabrı ile uğraşan ve hisleri hakkında en küçük bir belirti vermeyen, ancak insanda itimat ve saygı uyandıran bir olgun insan” olarak tanımlar (Suyu Arayan Adam, s. 437)!
 Hüseyin Cahit Yalçın İttihatçıların önemli isimlerindendir ve Mustafa Kemal'e muhaliftir. Şeyh Sait isyanından sonra kurulan İstiklâl Mahkemesi tarafından Çorum'da sürgün cezasına mahkûm edilmiştir. Yasaklı olan Hüseyin Cahit'in, Akşam Gazetesinde takma adla yazılar yazmasına göz yumulmaktadır. Bir yazısı, dönemin güçlü adamı İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'ı rahatsız eder ve vali Üstündağ, Yalçın'a karşı hakaretler içeren bir saldırıda bulunur. Yalçın,  'Atatürk döneminde, bütünüyle bağımsız olduğuna inandığı Türk Mahkemelerinde haklı çıkacağı inancıyla', valiyi mahkemeye verir. Mahkemenin seyri Üstündağ'ın aleyhinedir. Üstündağ'ın eşinin, davadan vazgeçmesi için araya koyduğu kişilerin ricaları üzerine, Yalçın, mahkemeye bir dilekçe göndererek tazminat isteğinden vazgeçtiğini bildirir (H.Cahit Yalçın, “Siyasal Anılar”, s. 387!
1940'lı yılların ortalarında başlayan McCarhty rüzgârı, nedense pek irdelenmez! Prof. Niyazi Berkes bu rüzgârın kurbanlarından birisidir. Yine Tek Parti Dönemi'dir fakat bu defa İsmet Paşa Cumhurbaşkanıdır. Niyazi Berkes'in üniversitedeki görevine son verilmek istenir. Üniversiteye olağanüstü baskılar yapılır. Üniversitelerarası Kurul'un üyeleri Sıddık Sami Onar, E.General Tevfik Sağlam, Ömer Celâl Sarç, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Fahir Yeniçay isimli profesörler Başbakanlığa davet edilerek, bizzat Başbakan Hasan Saka ve Millî Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer tarafından baskıya mâruz bırakılır. Hattâ Hasan Saka 'Meclis isterse üniversite muhtariyetini (dokunulmazlığını) kaldırır' diye bir tehdit de savurur. Bu tehdide Hocalar şu cevabı verirler: “Eğer yüksek Meclis kararı beğenmez de bir kanunla üniversite muhtariyetini kaldırırsa bunun tarihî sorumluluğu o Meclisin kendisine ait olur” (Berkes, “Unutulan Yıllar”, s. 444)! 
İktidar, Üniversitelerarası Kurulu ikna edemeyince, bu defa komünistlikle suçlanan hocalardan, mahkemede mahkûm ettirerek kurtulmak ister. Reşat Şemsettin Sirer, Danıştay ilgili Dairesinin üyelerini tek tek ziyaret ederek, bunların komünist olduklarına hiç şüphesi olmadığını, ne yapıp yapıp üniversiteden çıkarmak ve mahkemeye vermek gerektiğini anlatır. Bu baskı karşısında Danıştay oy çokluğu ile Hocaların yargılanması yolunu açar ve Ankara 4. Asliye Ceza Mahkemesi'nde yargılanmalarına başlanır. Hâkim, milletvekilliğini garantiye almak düşüncesiyle Hocaların suçlarını sabit görerek, en üst ceza ile cezalandırır. Ne var ki, Yargıtay, hâkimin bu davayı görmeye ehil olmadığı kararını vererek, davayı bozar ve yeniden görülmesini sağlar. Yeniden yargılanan Hocalar 30 Haziran 1950 tarihinde beraat ederler! 
Şimdi gelelim Çok Partili Döneme! Bugün 'Ak Devrim' olarak değerlendirilen Demokrat Parti iktidarını Cihat Baban şöyle anlatır: “Hâkimlere korku telkin edilmiştir.  İdare mekanizması bîtaraf değildir. Başvekil neye merak ederse bütün devlet cihazı o istikamete yönelmekte, neye heves ederse bütün projektörler oraya tevcih edilerek diğer iş ve idare sahaları gölgede kalmaktadır” (“Politika Galerisi”, s. 77)!
Baban sanki günümüzü anlatıyor! 60 yıl sonra bile, bu keyfî devlet yönetme anlayışında en küçük bir gelişme yok! Tıpkı masallardaki gibi 'Dere tepe düz gittik, bir de arkamıza döndük baktık ki, bir arpa boyu yol gitmemişiz!'
165 subayımızın 'sahte olduğu iddia edilen delillere dayanılarak' darbe iddiası ile yargılandığı Balyoz davası Yargıtay'da görüşülüyor. Bu davanın sanıklarından Albay Mustafa Dönmez'in durumunu yorumsuz verelim. 7.1.2009'da evinde arama yapılır ve silâhlar, bombalar, suikast plânları ile bir kroki bulunduğu açıklanır. 11Ocak 2009 sabahı tutuklanır. Evinde bulunduğu iddia edilen krokiye göre, 12 Ocak 2009 günü,  Zir vadisinde yapılan kazıda bombalar bulunur. Tuhaf olan, bulunan mühimmatın, Dönmez'in, “Ben hayatımda bu gazeteleri elime almadım” dediği, 11 Ocak tarihli Taraf ve Yeni Şafak gazetelerine sarılı olmasıdır! Ayrıca bombaların üzerinde bulunan 13 farklı parmak izinden hiç birisi Dönmez'e ait değildir! Mahkemenin ağır hapis cezası verdiği Albay Dönmez hâlen tutukludur! Diğer tutuklu komutanlarla birlikte Yargıtay'ın vereceği kararı beklemektedir!
Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, Devrimci Karargâh Davası'ndan toplam olarak 15 yıl 4 ay 5 gün hapisle cezalandırıldı. Avcı'nın yardım ettiği iddia edilen sol örgüt üyesi 5 yıl ceza alırken, Avcı yardım ve yataklıktan 5 yıl aldı! Mahkeme Başkanı tahliyesini istemiş! Ali Bayramoğlu bu karar için 'Skandal' diyor!  Bakalım Yargıtay ne diyecek?  
'Berlin'de yargıçlar varmış' diyebilecek miyiz?

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık