• 27 Ağustos 2019, Salı 16:32
ErolKonal

Erol Konal

Yine Ben

Sarı bir geceydi üzerimizde asılı duran. Kelimeler sessizliğe gömülmüştü, cümleler yalnızlığa. Ne bir ışık ne bir ses ne de bir hareket yoktu civarda.
Kuşlar lal kesilmiş, çiçekler kedere bulanmış, ağaçlar yapraklarını dökmüş, arz yağmura susamıştı, gök yakarışa…
Oysaki yıldızlar her zaman olduğu yerde olmalıydı ve gece sabaha varmalıydı mutlaka!
Sevebilirim diye düşünüyor olmalıydı adam; sevebilirim, kuşları, yağmuru, rüzgârı, ne vakittir gözükmez olan yıldızları ve küskün mü dargın mı kırgın mı olduklarını bir türlü kestiremediği kelimeleri.
Sevebilir miydi gerçekten de insanları. İnanabilir, güvenebilir miydi onlara da tıpkı kuşlara, buluta, ağaca, çiçeğe inanabildiği ve güvenebildiği gibi!
Hem sonra 'sevmek' şimdilerde dışı iyice cilalanmış, parlatıldıkça parlatılmış, içiyse iyice boşaltılmış boş, bomboş bir rüyadan ibaret değil miydi?
Tutunmak hayata ve sarılmak sımsıkı hayallere ne kadar rasyonel olabilirdi ki böylesi bir çağda? 
Spot ışıklarının altında sabahın olmasını bekleyenlere nasıl acınamazsa, yağmuru şemsiyeyle bekleyenlere de üzülünemezdi!
Hikayesi kendisinden menkul olanları tarih isimsizler mezarlığına göndereli çok oldu!  Köprüler yıkıldı, sular önüne kattığını güzel mi çirkin mi demeden aynı kadere mahkûm etti! Düşüncelerini sağlam kazığa bağlamayanlar, rüzgârın insafına kalmış yapraklar kadar bile güvende değillerdi! 
Nasıl ki söz her kulakta aynı tesiri bırakmıyordu, her göz de eşyanın hakikatine aynı miktarda açık olamıyordu!
Arayanların bulduğu doğruydu da her doğru her yerde söylenemiyordu! Güneş her yere uğruyordu da her uğradığı yer yeşermiyordu! Yağmur hayat olduğu kadar ölüm de olabiliyordu!
Hani bir yerde diyor ya yazar (N. BEKİROĞLU); 'Değil mi ki susmak, en çok söylemekti.' Ve şair (B.S.ERDOĞAN) ilave ediyor; ' …/ Sustu şarkılar/ Paletimde renk sustu fırçamda şekil/Ve bu gece ilk defa/şimal körfezinde/Sustu paramos'un mazgallarından/ Şehre pancur pancur dökülen arya,/ Artık ne tayfalar mevcut,/ ne komondoslar,/ Ne o kor tenli,/kızıl saçlı kanarya./ Bu medar ikliminin tenha gecesinde/Sardı bambu kamışlarını pişman bir sukut Sardı bu sızı/Hani birdenbire bazen etrafımızı/ Sapsarı bir şüphe sarar ya/İşte öylesine/ berbat bir hal var/Hiçbir şey düşünmek istemiyorum,/ hiçbir şey/…'
Aslında bir epigraf ile de başlayabilirdim bu yazıya ancak, Kara Kitap'ın birinci bölümünün girişindeki alıntı içimdeki çılgınca epigraf kullanma isteğini en azından bu yazı için dizginleyiverdi: 'Epigraf kullanmayın, çünkü yazının içindeki esrarı öldürür!' Adli…
Gökten üç elma düşmüş diye bitemez bu yazı, çünkü 'Bir varmış; bir yokmuş/Evvel zaman içinde/Kalbur saman içinde/ Develer tellal iken/ Pireler berber iken/Ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken…' Yahut 'Bir varmış, bir yokmuş,/ Allahın deli kulları pek çokmuş,/ Bizden daha delisi hiç yokmuş,/Çok demesi pek günahmış,/ Azdan çoktan, hoppala hoptan,/ Sana bir mintan yaptırayım,/ Çerden, çöpten,/ İlikleri karpuz kabuğundan,/Düğmeleri turptan,/ Zaman o zaman idi,/ Bit bineğim, pire yedeğim idi,/ Darı topuzum,/ Çavdar kalkanım idi,/Bir tüfeğim var idi,/Ayran ile doldurur,/Şerbet ile ateşlerdim… deyi başlamadığından.
Hisse peşinde koşanlara ise tavsiyemiz kıssayı kendilerine göre değil herkese göre yorumlamaları olacaktır. Bakarsınız haftaya yine görüşürüz… 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık