• 03 Eylül 2012, Pazartesi 16:38
ErolKonal

Erol Konal

Veda
 Ne zamandı, nasıl başlamıştı bilemiyor. Belki bir iddialaşma, belki hissi bir yakınlık.  İlk bildiği köydeki evin duvarlarına kapılarına sevdiği futbolcu isimlerini ve tuttuğu takımın ismini okuldan aşırdığı tebeşirlerle eğri büğrü çiziktiriveren bir çocuk. 
Beş kardeşin en küçüğü belki de bu yüzden hiç kızılamayanı ne yaparsa yapsın hoş görüleni.  Haddinden fazla set bir mizaca sahip bir baba ve onun zıttı mı zıttı bir anne. Ve hayatın kendisine güldüğü bir çocuk. 
Dediğim gibi hangi nedene başlamıştı bilemiyorum; ama kısa sürede bir tutku halini almaya başlayan bir taraftarlık.  İlk çocukluk yıllarına denk gelen başarılardan bihaber seksenlerin ilk yıllarına rastlayan gördüğü ilk ve son şampiyonluk. Hazır seksenler demişken o günlere dair hatırladığı evdeki ağabeyleriyle yaşıt askerlerin cadde başlarında ellerindeki silahlarla nöbet tutmaları. Veremese de olup bitene bir mana her gün Yeni mahalledeki evlerinden kaçıp babasının çalıştığı Yüzbaşı suyundaki inşaata gidip gelmek ve kiracılarının kendi yaşındaki oğluyla mahalle aralarında kırık cam ve işe yaramaz demir parçaları toplayıp onlardan elde ettikleri gelirle elvan gazozları alıp kapaklarından değişik oyunlar icat eden bir çocuk. 
Cumhurbaşkanlığı mı yoksa başbakanlık kupası mı olduğunu şimdi hatırlayamadığı bir Kayseri maçı. Muhtemelen mevsimlerden yaz başı ya da sonu. Çünkü günlük güneşlik bir gün ve köydeki mahallenin kahvesinde hatırı sayılır bir kalabalık. Henüz gece maçlarının olmadığı-iyi ki de yokmuş- günler. Arkadaşlarıyla akşama kadar sayısız oyunlar oynadığı bir mekandır da aynı zamanda bu kahve ve bakkalın önü. Yaz başı ve yaz sonu olmalıdır; çünkü 6-2 veya 6-3 biten bir müsabakadan dolayı her golde çıktıkları kiraz yahut armut ağacından inerek gollerin tekrarını seyreden bir çocuk. 
Yıllar geçiyordu, çocuk büyüyordu. Şehirde başlayıp köyde tamamlanan ilkokul macerasının sonraki durağı Atatürk Lisesi. Altı yılının geçeceği ve bir insan selini hatırlatan aaa bizim köyü bir okula sığdırmışlar dediği yeni ikametgâhı. Beş yıl sonra döndüğü şehre yabancı bir çocuk.  
Yeni arkadaşlar ve iple çekilen yazlar. Bütün bu koşuşturmaca içinde neden üç büyükler değil de bizi bile isteyerek ligden düşürmüş bir takıma gönül verdiğini beyhude açıklama çalışmaları. Ve bu tür kısır tartışmalar prim vermeyen delişmen bir ruh. 
Yazların ayrı bir manası daha vardır bu yeni yetme gencin gönlünde. Ancak yazdan yaza görülebilen İstanbul'daki amca ve taifesi. Sıradan insanlara sihirli manaların yüklendiği günler. Bir yerde şehirli taşralı kıyaslaması. Ve fanatik amcayla radyo başında maç heyecanı. Radyonun radyo olduğu, sizin anlayacağınız radyonun kadrinin bilindiği yıllar. Bu takım bize hep ters geliyor sözünü haklı çıkaran dakika 85'lerde gelen gol. Bütün bunlara rağmen neşelerin eksilmediği, ilişkilerin aşınmadığı masum günler.
Sayılı gün, gelip geçiyor. Ortaokul lise derken ver elini Samsun. Artık doksanlardayız ve dünya hızla değişiyor. Henüz kelimelerin kirletilmeye başlanmadığı vakitler. En azından o, öyle sanıyor. Ve kelimelerle arasındaki aşinalık abisinin kitaplığından devşirdiği Sepetçiolu'nun tılsımlı dünyasından süzülenler.  Özellikle de “Menevşeler Ölmemeli” …
Yıl 97. Yer samsun. Medeni durum son sınıf öğrencisi. Takım bu sene bir başka gidiyor. Maçların şifreli kanallardan izlenebildiği yılar. Ama hiçbir maçı kaçırmıyor. Bu sene şeytanın bacağını kıracaklar, kesin. Her hafta yükselen bir heyecan dalga dalga sarıyor tüm ülkeyi. Ve bir kurban bayramı sonrası. Biletler karaborsa. Bütün pahalılığına rağmen bulunan bir bilet. Günler öncesinden hazırlık. Akşamki maç için  yedi sekiz saat önceden tribünlere doluşmak yaka paça. Tıklım tıklım bir stat. Çoktan bir spor müsabakası olmaktan çıkmış bir arbede ve sonrası malum…
Yıllar akıp giderken gah lisede gah üniversitede Avrupa maçlarında sayısız heyecana tanıklık etmek. Her zafer sonrasında sokaklara dökülüp tuhaf sevinç manzaralarına şahit olmak.  Ertesi gün gazetelerden kupür kesip arşivlemek. Yine böylesi günlerde başbakanlık kupasında bir Beşiktaş maçının ardından Samsun'da gondol keyfi. Ancak kupalarda gelen başarılar. 
Okul biter. Meslek hayatı başlar. Okullar, arkadaşlar, muhitler hatta kendi de değişse, değişmeyen gönül verilen renkler.  Ve milenyum çağı. Hızın değişimin yüzyılı. Akşamdan sabaha hızlı bir değişimin ve dönüşümün yaşandığı asri çağ. Yüzyılların günlere sığdığı akıl almaz bir dünya tasavvurunun alıp başını gittiği dönemler. Ama bir türlü gelmeyen şampiyonluk.  
Yıl 2011. Tafsilata gerek yok. Henüz rengini ve kokusunu hatırladığımız günler. Gerçi Cemil Meriç'in de belirttiği gibi halkın hafızası zayıftır; ama burada nahoş şeylerden bahsedip ambiyansı bozmaya gerek yok. Ve 2012-2013 sezonu başları. Taraftarına hakkettiği saygıyı göstermediğine iyice karar kıldığı yönetim ve sporcular. 
Bir takımla büyüyen bir çocuk. Bir takımla çocukluktan gençliğe evrilen bir adam. Bir takımla şairin değişiyle yolu yarılayan bir centilmen. Hayat, her an sürprizlerle dolu. Hayat, her anı doya doya yaşamayı hak eden bir lütuflar manzumesi. Hayat, en nihayetinde tercihlerimizin bir yansıması. 
Bunca yıldır ömrüme iyisiyle kötüsüyle, hüznüyle neşesiyle tat katan Trabzonspor  taraftarlığımı (maddi ve manevi olarak) noktalıyorum. Böylesi bir seremoniye ne gerek vardı diyenler, nasıl ki bu yolculuk boyunca anlamadan dinlemeden yargılamayı kendilerine şiar edinmişlerse, bu vedadaki vefanın naifliğine de  ancak güleceklerdir. Kim onları suçlayabilir ki.. Herkes ektiğini biçer kaidesince kendilerini sınırlı bir saygıyla selamlarken, bordo-mavi renklere bundan sonraki yolculuğunda başarılar diliyorum. 
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık