• 12 Eylül 2018, Çarşamba 9:06
ErolKonal

Erol Konal

“Üstüste Sorular Soru İçinde” *
 'bâis-i şekva bize hüzn-i umûmîdir kemâl
kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına'**


Ne zamandır hep aynı soru zihnimi kurcalamakta. Neden yazıyorum? Neden, neden neden..?
Sütuna ilham olan 'söyleyemediklerim'i, konuşamadıklarımı, sustuklarımı, öfkelerimi mi; yoksa umutlarımı, hayallerimi, duygu ve düşüncelerimi mi..?
Yanıtın müspet yahut menfi olması sualin karşılığı değil, sanırım. Belki hepsi belki hiçbiri! Belki de hiçbir zaman cevabı, etrafını cami ağyarını mani olacak biçimde açıkça bilemeyeceğiz!
Ama aşikâr olan bir şey varsa o da yazmanın dayanılmaz hafifliği. Yazmasam çıldırırdım, yazmasam ölürdüm şeklindeki aforizmalardan şahsımıza hisse düşürmek ziyadesiyle ukalalık olur! Ancak her defasında kendimi saçma-sapan da olsa yazarken buluyorum.
Biliyorum, yazılanlar dokunmuyor pek çok yüreğe! Biliyorum, söylenenler hitap etmiyor birçok gönüle! Biliyorum, her zaman yeni şeyler söylemiyor takipçilerine! Biliyorum, hep kendini tekrar ediyor! Biliyorum, merhem olmuyor yaralara!
Biliyorum, aydınlatmıyor zihinlerdeki karanlıkları! Biliyorum, yok etmiyor akıllardaki şüpheleri! Biliyorum, silmiyor önceden yaşananları! Biliyorum, sonlandırmıyor anlamsız kavgaları.
Bütün bunlar birer kuruntu ve vesveseden mi ibaret yoksa?
Sözü, bağlamından koparıp anlamak istedikleri gibi ters yüz edenlerle burada yolumuzu ayırmanın tam vaktidir.
Elbette ki bir düşünceye, yoruma yahut görüşe katılıp onaylamak kadar karşı çıkıp eleştirmek hakkına sahibiz. Elbette ki bir tutumu yahut davranışı beğendiğimiz kadar itici de bulabiliriz. Hoşlandığımız, keyif aldığımız bir halin az sonra garipseyeceğimiz, yadsıyacağımız bir ana dönüşmeyeceğinin garantisini kim verebilir ki?
Ancak bütün bu zıtlıklar yahut ufak tefek görüş ayrılıkları bizleri hakikatten ayırmak, uzaklaştırmak yerine, ona daha bir sımsıkı sarılmamızı sağlamalı değil midir?
Hoyratlığın alıp başını gittiği, laubaliliğin sınır tanımadığı, nezaketin eksildiği, zarafetin terkedildiği, kibarlığın kaybolduğu, hoşgörünün tedavülden kalktığı, empatinin unutulduğu bir dünyada niyet okumaya çalışmak yahut satır aralarından bir karşıtlık üretme, bir ötekileştirme gayretinde olmanın kime, ne gibi faydaları olabilir, lütfen bilen bir adım öne çıkıp izah etsin de bizlerde aydınlanalım.
Elbette ki şu da bir yöntemdir: Suya sabuna dokunmadan yaşayıp gitmek. Bu da, bir tercihtir ve her tercih gibi saygıya layıktır.
Yazmak taraf olmaktır. Taraf olmak objektif olmamak, nesnel olmamak, tarafsız olmamak demek değildir! Taraf olmak inandığımız gibi yaşamaktır. Taraf olmak Hakkın hatırını gözetmektir. Taraf olmak kayıtsız kalmamaktır. Taraf olmak umursamaktır.
Taraf olmak özendir, itinadır. Taraf olmak sevmektir. Taraf olmak 'Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim,/İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim./Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek: /Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.' diyen istiklal şairine selam yollamaktır.
Her şey sorgulanır mı yahut her şeyi sorgulamalı mıyız? Sorgulamamız gerekenler vardır, sorgulanması gerekenler vardır, sorgulamaya ihtiyaç duyulmayanlar vardır. Her şeyi sorgular, her sözden her hareketten bir anlam devşirmeye çalışırken kendimizi var olmayan hayaletlerle savaşırken buluruz da yorulduğumuzla kalırız!
Yine her düşünceye sorgusuz sualsiz yelken açan, her rüzgâra umut bağlayan da kendini rüzgârın insafına bırakmış olur ki savrulduğu yerle umduğu yeri ne pusulalar gösterir ne de haritalar…
Bitirirken;
“...... Akıllılar şimdi tezgâhlarının başında. Duyduğuma göre, onlar, eski hocalarının saçma-sapan yazılarını okuyup 'Ne kadar da değişmiş bu adam!?'demekten kendilerini alamıyorlarmış ve hatta ona çok kızıyorlarmış. Geçenlerde bu zatla karşılaşınca, eski talebelerinin kendisi hakkındaki kanaatlerinden söz açtım. Acı acı tebessüm etti. Sonra şöyle bir fıkrayla mukabelede bulundu: “Fareye demişler ki: “Bak şurada büyük bir peynir parçası duruyor; gidip alsana!” fare bir peynire, bir de peynirin durduğu yere bakıvermiş, “Bu işte bir gariplik var” demiş; “hem peynir büyük, hem de yol çok kısa!”
Ve başka bir şey söylemeye ihtiyaç duymadan çekip gitti. Ardından şaşkın şaşkın bakarken, nedendir bilinmez aklıma şu mısralar geliverdi: Mansur ene'l-hak söyledi/Haktır sözü, hak söyledi/ Nadan mukayyed anladı/ Amma ki mutlak söyledi.” (hakikat ve hurafe, Dücane Cündioğlu)

* Başlık Necip Fazıl'ın bir şiirinden emaneten alınmıştır…
** Namık Kemal

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık