• 09 Ocak 2014, Perşembe 9:26
ErolKonal

Erol Konal

Ustam ve Ben
 'Ustam ve Ben' Elif ŞAFAK'ın son romanı. Kuşkusuz edebiyat dünyasında yıldızı her geçen gün biraz daha parlayan bir isim Elif ŞAFAK. ŞAFAK'ın sanatsal yolculuğunu, Aşk'tan önce ve Aşk'tan sonra diye ikiye ayırmak pekâlâ mümkün. Çünkü biz hangi ŞAFAK'ı sevmiştik sorusunun cevabı bu kırılmayı iyi tespit edebilmekte. 
Adına popüler kültür denilen heyulanın değip de mahvetmediği bir sanat/çı kaldı mı ki şu dünyada?  Nasıl mı? 
'Sükût suikastı' TANPINAR'ın ömrünce yakındığı, Oğuz ATAY'ın ise yaşarken yok sayılmasına neden olan illetlerin en kallavisi. Sağlıklarında TANPINAR ve ATAY gibi iki dev şahsiyeti “yoksallaştıran” sanat camiasının sağır ve dilsiz duvarlarına toslayanlardan biri de ŞAFAK'tı yıllar önce. Ve ŞAFAK, o yazısında Türkiye'de hemen hemen hiçbir yazar-çizerin, kendisi görülmeyen ama gölgesi dört bir yanı saran sanat camiasından icazet almadıkça bir ölüm sessizliğiyle karşı karşıya kalındığını gayet edebi bir üslupla ifade etmişti. 
Ki o yıllarda ŞAFAK, yeni yeni yayımlanan romanlarıyla(Pinhan, Şehrin Aynaları, Mahrem ve Bit Palas) edebiyat dünyasında farklı bir sesin habercisi olduğunu müjdeliyordu. Romanlarında herhangi bir kusur bulamayan adı geçen sanat camiası ŞAFAK'ı fazlaca Osmanlıca kelime kullanmak dışında vuracak bir argümana henüz sahip değildi. ŞAFAK'ın yazımıza konu olan diğer iki üstada nazaran avantajıysa; teknoloji çağındaydık ve sınırlar çoktan yıkılmıştı. 
'Araf'la olmasa da 'Baba ve Piç'le ŞAFAK, parantez içinde söylüyorum artık bir Türkiye sorununu olmanın dışında tüm dünyanın meselesiydi de. Dengeler değişmişti. Her şey bir işaret fişeğine kalmıştı ve o da çok yakında vitrinlerdeki yerini alacaktı: Aşk! 
Ne olduysa Aşk'tan sonra oldu. Suya atılan taş misali dalgalar büyüdükçe büyüdü, yayıldıkça yayıldı. Bir sarmaşık gibi Aşk her yeri kuşattı. Günlerce konuşuldu, yazıldı, çizildi. Benzerleri yayınevlerinde çürümeye yüz tutarken Aşk satış rekorlarını alt üst etti. Baskı sayıları üçlü hanelere ulaştı. 
Şimdi yine bir parantez açmanın tam sırası. Şair-i azam Abdülhak Hamit TARHAN'ın 1993'te çıkan mektuplarının birinci baskısı(2000 adet) 2013'te ancak bitmiş ki yayınevi ikinci baskı için Prof.Dr. İnci ENGİNÜN'den yeni bir değerlendirmede bulunmasını rica etmiş. ENGİNÜN de haklı olarak bu kadar edebiyat fakültesinin ve bölümünün bulunduğu bir memlekette koskoca şair-i azamın kitaplarının baskısının yirmi yılda ancak tükenmesine ironik bir teşekkürle mukabelede bulunmuş.  
Yukarıda da zikrettiğimiz gibi ne olduysa Aşk'tan sonra oldu. Birden bire ŞAFAK' ı görmezden gelenler en kuvvetli destekçisi konumuna bürünüverdiler. Bir süredir okur yel-pazesini iyice arttıran ŞAFAK'ın bundan sonraki adım(lar)ı merakla beklenir oldu. Zira artık o çok güçlü bir edebiyat figürüydü. Yaptıkları kadar söyledikleri ve söylemedikleri de önem kazanmıştı. Özellikle de Batı ufuklarında. Anlaşılan Batıya ikinci Orhan PAMUK lazımmış!
İskender romanında ŞAFAK'ın on yıllardır Anadolu coğrafyasının kanayan yaralarından biri olan töre ve kadın sorunsalını kendince bir bakıştan ziyade üzerinde iğreti duran oryantalistçe bir zihni dezenformasyonla anlama ve anlatma çabasını gördük. Muhtevası itibariyle dimağının oldukça karışık olduğunu gözlemlediğimiz ŞAFAK'ın üslup olarak da beklentileri aşamadığını üzülerek not ettik. 
Az-çok mürekkep yalayanların da bildiği üzre eserle yazar arasındaki münasebet kadar yazarla yaşadığı çağ ve toplum arasında da bir ilişki söz konusudur. Hülasa yazar çağının çocuğudur. Ve her çocuk da tabii olarak çevresinde gördükleriyle bilinçaltı müktesebatını oluşturur. ŞAFAK'ın hayat hikâyesine göz ucuyla da olsa bakanların hemen fark edeceği gerçek şudur ki ŞAFAK, zihniyet(düşünce) itibariyle Batılı, gönül olarak Doğuludur. Maalesef düşünce sistematiği olarak oryantalizmin oluşturduğu algıdan sıyrılıp tarafsız bir nazarla bizi okumaya çalıştığını söyleyebilmek şu an itibariyle pek mümkün gözükmüyor. Anlaşılan o ki uzun bir zaman da görülemeyecek! Elbette ki bunda değişen paradigmaların yadsınamaz bir payı olduğu gerçeğini yok saymıyoruz. Ama konjonktür  her ne olursa olsun bir entelektüelden(!) beklenen kendi kültürel dokusunu ilmek ilmek dokumak değil midir eserlerinde tuzla buz etmek yerine?
Somutlaştıralım. Son romanıyla ŞAFAK popüler kültüre esaslı bir selam gönderiyor. Hadi moda tabirle söyleyelim öyle bir algı oluşturuyor ki yenilir yutulur gibi değil. Nasıl mı?
Ustam ve Ben, bildik muhteşem yüzyılın yazıya dökülmüş halinden pek fazlası değil. ŞAFAK çapında bir yazardan böylesi garnitür bir karalamanın zuhur etmesinin işaretlerini epeydir almıyor değildik. İsterseniz burada bir virgül koyup ŞAFAK'ın yazın serüvenini yeniden hatırlayalım ki maksadımız net anlaşılabilsin. 
Nicedir oryantalizmin kuşatıcılığında ülkesine bakan ŞAFAK'tan  romancı Philippa Gregory'den daha fazlasını beklemek hakkımızken yaşadığımız hayal kırıklığının boyutlarını varın siz tarif edin. Şirinlik yapacağız derken içine düşülen müptezellikleri izah etmeyi tarihçilere bırakıyoruz. Zira havsalamız o denli geniş değil.
En son diyeceğimizi en baştan söylemenin tam da sırası. Nasıl bir millettir ki bu Türkler, hiç mi hiç elle tutulur, gözle görülür bir meziyete haiz olmasın! Hep kötü, hep lanet edilecek, hep yaka silkilecek, hep kaçılacak, hep uzak durulacak, hep netameli… Nasıl bir millet ki bu dokunanı yakmış, yıkmış, yok etmiş… Nereden baksan karanlık, izbe, kokuşmuş, köhne… Bu nasıl bir çarpık bakıştır ki durmadan şarkiyatçıların değirmenine su taşırken kendi mazisini toza dumana katsın! Hiçbir insaf karinesiyle bağdaştırılamayacak sanat kisvenin ardına saklanarak koskoca bir tarihi zan altında bıraksın! 
Bir kitabın kapağını kapattığınızda ne anlattığından çok sizde bıraktığı intibalar önem kazanmaya başlar. Ve 400 küsurluk romanı kapatıp da zihninizde kalanları yokladığınızda geride kalanlar ekşimsi bir tat, buruk bir acı ve koskocaman bir boşluk hissi içinde dizi dizi anlamsız sorular anagramı ve hiçlik sarmalından başkası değilse tehlikeyi uzaklarda aramaya ne hacet! Mademki tarihin en civcivli döneminden hissemize düşünler bir 'Allah belamızı versin!' hükmünden ibaret, ne duruyoruz gidip kendimizi bir yerlerden atalım da dünya da kurtulsun bizden, oryantalizmin içimizdeki entelektüelleri de!!!
Başkasının gözüyle kendine bakmak. Kendi bilinçaltım sandığın şeyin aslında senin olmadığı acı gerçeği. Bugün beğenmediğimiz Namık KEMAL kadar olsun(bakınız Renan Müdafaanamesi) şarkiyatçıların oyununa itiraz edememe. Müthiş bir illüzyonla hakikatin alaşağı edilmesi. Ve bunun içimizdeki müsteşriklere yaptırılması. Sanat, oldum olası asla salt sanat değildir. 
Ustam ve Ben üst başladığında takıntılarım, vesveselerim, hesaplarım, borçlarım, selamlarım, vesaire, vesaire… Okura vaat edilense koskocaman bir sis yığını içinde pusulara gelesin eyy Türkoğlu temennisi!

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık