• 25 Temmuz 2018, Çarşamba 9:07
ErolKonal

Erol Konal

Üç Gün İki Gece
 Bir yandan Erzurum'dan Doğubayazıt'a doğru gidiyoruz bir yandan da Ağrı dağını ilk gören olmak için her yükseltiyi acaba bu, o mu diyerek merakla inceliyoruz.
Erzurum bizi parçalı bulutlu karşılıyor ve yağmurlu uğurluyor. Hedef Erzurum olmadığı için birkaç saatlik moladan istifadeyle mademki kışın yolumuz düşüp de kayak yapamadık hiç değilse yazın, bu en sıcak günlerinde neden bir Palandöken'e çıkmıyoruz diyerekten teleferikle hafif yağmur altında zirveye çıkarken görebildiğimiz kadarıyla Erzurum'a yukarıdan bakıyoruz.
Yolcu yolunda gerek. Birkaç saatlik molaya Palandöken'i ve Çifte Minareli Medreseyi sığdırıp yola revan oluyoruz. Yol bizi Erzurum'dan uzaklaştırıp Doğubayazıt' a yaklaştırdıkça kapalı hava yerini apaçık masmavi bir gökyüzüne bırakıveriyor.
Erzurum'a uğrayıp da Cağ kebabını tatmadan ayrılmak olmayacağından Çifte Minareli Medresenin karşısında bu özlemimizi dindiriyoruz. Şimdi fark ettim ki Giresun'dan bir Pazar sabahı gün ağarırken başlayan yolculuğumuzda, Gümüşhane'deki bir yol üstü simit sarayında yaptığımız enfes kahvaltıyı anmadan geçmek haksızlık olur.
Güzergâhımız ilk defa buralar olduğundan meraklı gözlerle her şeyi keşfetmeye ve kaydetmeye çalışıyoruz. Girizgâhta da belirttiğim gibi Pasinler' i geçip Horasan'dan Ağrı'ya doğru yolumuz kıvrılınca hepimiz Ağrı dağını ilk gören olmak için pürdikkat kesiliveriyoruz. Artık öyle bir hava oluşuyor ki her an bir tepenin ardından olanca heybetiyle Ağrı dağı karşımızda belirecek ve bizler küçük dilimizi yutayazacağız! Ama gelin görün ki Ağrı dağının nazlı mı nazlı, utangaç mı utangaç bir gününe denk gelmiş olmalıyız ki ta ki Taşlıçay'ı geçinceye kadar kendini bizlere göstermiyor. O da ancak belli bir kısmını. Zira başındaki bembeyaz tacından zirvelerini görebilmek başka bir bahara kalıyor. Ancak tepelere yakın büyük kar olukları ve geniş etekleriyle yetinmek zorunda kalıyoruz.
Erzurum-Horasan yolunun 58. kilometresinde mimari bir şaheserle karşılaşıyoruz: Çoban Dede Köprüsü.
Çoban Dede efsanesinin anlatıldığı yerde bulunan taşlar; bir çobana ve koyunlarına ve bir de ejderhaya benzetilmektedir.
Efsaneye göre çok eskilerde bir çoban yaşarmış. Bir ejderha çobanın sürüsüne musallat olmuş ve her geldiğinde bir koyunu alıp götürüyormuş günler sonra azalan sürüsüne üzülen çoban Allah'a yalvararak ejderhayı taş etmesini ve buna mukabil kendisinin bir koç kurban edeceğini söylemiş…
Diğer bir efsane ise şöyle:
Yavuz Sultan Selim, İran seferine giderken ordu suyu geçemez. Padişah askerin geçebilmesi için oraya bir köprü yapılmasını emreder. Ancak bir türlü köprünün ayağını (temelini) tutturamazlar. Köprü ayağı için nereye temel attılarsa temel tutmaz. Çok yer denerler ama nafile.
Orada, Allah'ın ermiş bir kulu olan Çoban Dedede koyun otlatmaktadır. Bakar ki padişahın askerleri köprünün ayağını tutturamıyorlar, askerlerin yanına gider ve onlara:
- Şimdi âsamı atacağım. Âsa nereye düşerse köprünün ayak temelini oraya atın
der ve elindeki âsasını fırlatır. Âsa köprünün olduğu yere düşer. Askerler köprünün ayak temelini âsanın düştüğü yere atarlar, bakarlar ki temel tutmuş. Çoban Dedeye bakarlar, ama Çoban Dedeyi bulmak ne mümkün. Allah'ın o veli kulu sır olmuştur. Köprü inşa edilir ve asker üzerinden geçer.
(Konum olarak bakıldığı zaman Çoban Dede Köprüsü tam Pasin Suyu ve Arasın birleşme noktasının üzerindedir.)
Artık Doğubayazıt'tayız. Ağrı dağı manzaralı otelimize yerleşip Doğubayazıt'ı keşfe çıkıyoruz. Ama neredeyse her birkaç adımda geriye dönüp acaba bir anlığına da olsa bulutlar dağılır da dağın zirvesini görebilir miyiz umuduyla. İlçenin en hareketli caddesinde akşam turumuzu tamamlayıp yeni gün için hazırlanmaya başlıyoruz.
Hala Doğubayazıt'tayız ve yeni gün Erzurum'da arkamızda bıraktığımız yağmurla başlıyor. Artık Ağrı dağını görmek nerdeyse imkânsız gibi. Üzgün üzgün rotamızı Doğubayazıt'ın diğer simgesi olan İshak Paşa Sarayına çeviriyoruz. Şehri hâkim bir noktadan kuş bakışı seyreden saraya vardığımızda ikinci bir hayal kırıklığı ile karşı karşıya kalıyoruz. Müze statüsüne alınan sarayı, müzelerin pazartesileri kapalı olması garabetinden dolayı ancak dışarıdan görmekle yetiniyor ve hevesimizin kursağımızda kalmasıyla soğuk bir su içiyoruz! Anlayacağınız bu da gol olmuyor ve maça iki sıfır yenik başlıyoruz. Galiptir bu yolda mağlup felsefesinden hareketle başımız dik, alnımız açık bir şekilde taaaa Van'a kadar hiç durmadan gidiyoruz.
Tendürek geçidinden bir kartal gibi Çaldıran ovasına doğru süzülürken sanki önümüzde Yavuz Sultan Selim'le Otlukbeli Muharebesine gidiyoruz. Çaldıran, Muradiye üzerinden Van-Erciş yolunu takip ede ede Orhan Veli'nin; “Gemlik'e doğru denizi göreceksin/sakın şaşırma” mısraına nazire yaparcasına Karahan'da Van gölüyle karşılaşıyoruz. Gölden ziyade denizi andıran bu devasa büyüklükteki manzara bizi doğu-batı istikametince Karahan'dan ertesi gün ayrılacağımız Tatvan'a kadar yalnız bırakmıyor.
Nihayet Van'dayız. Tabelada nüfus altı yüz bin küsur yazsa da ilk yorumumuz bir o kadar da kayıt dışı vardır oluyor!
Şehrin merkezine ulaşıp arama motorları üzerinden bulduğumuz otelimize yerleştikten hemen sonra Edremit üzerinden Gevaş'a, oradan da Akdamar(Ahtamar) adasına gitmek için Van gölünün eşliğinde yola koyuluyoruz. Özellikle Edremit'teki sahil düzenlemelerini ve piknik alanlarını görünce ister istemez bir sahil kenti olan şehrimin sahipsizliği karşısında üzülmeden edemiyorum. Yiyip içtiğimiz bizim olsun, gezip gördüğümüz yerleri anlatmaya devam sadedinde dönüşte Edremit'te kendimize verdiğimiz ziyafeti anmakla yetiniyorum.
Şimdi Gevaş'taki iskelede bizi Akdamar adasına götürecek tekneyi beklemekteyiz. Daha doğrusu teknenin hareket edebilmesi için gerekli sayının tamamlanmasını. En az onar kişilik gruplar halinde veya tekneyi kendiniz kiralayarak adaya ulaşabiliyorsunuz. Birkaç bardak çay içimi bekledikten sonra serdeki tez canlılıktan mütevellit ikinci şıkkı seçip tekneyi emrimize amade kılıp Van gölünde ardımızda köpükler bıraka bıraka ilerlemeye başlıyoruz. Sağımızda uçsuz bucaksız bir göl, solumuzda yüksek yüksek tepelerin eteğinden kıvrıla kıvrıla akıp giden Van-Tatvan yolu, üstümüzde tek tük minik bulut kümecikleri… Her geçen dakika Akdamar adası daha çok belirginleşmeye başlıyor ve bizler ada üzerindeki hangi yükseltinin meşhur tarihi Akdamar kilisesi olduğunu uzaktan tahmin etmeye çalışıyoruz.
20-25 dakikalık bir tekne yolculuğunun ardından Akdamar adasındayız. Giresun'da bıraktığımız martılarla adanın sakini olan tavşanlar ve Akdamar kilisesinin sessiz ve vakur manzarası karşılıyor bizi. Teknemizi iskeleye demirleyip biletlerimizi alır almaz hatırı sayılır kalabalığa karışıp adayı ve kiliseyi keşfe çıkıyoruz.
Estetik açıdan oldukça hoş bir görünüme sahip kilisenin gerek dış süslemeleri gerekse de ada üzerindeki konumu ziyadesiyle görülmeyi hak ediyor. Geniş bir iç avluyla büyük bir bahçeye sahip kilisenin bizim gibi kültür gezginlerince gezilip görülmesi ne kadar sürerse o kadar bir süreden sonra bir yandan tavşanları, bir yandan havada süzülüp duran martıları, bir yandan adanın güney sahilinde serinleyen gençleri çayımızı yudumlarken izliyoruz.
Van gecelerine değinmeden geçeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz, ey ahali! Sanki birbirini dik kesen Cumhuriyet Bulvarı ve Fevzi Çakmak caddesinde değil de İstanbul'da, Nişantaşı'nda dolaşıyor sandık kendimizi! Öylesine hareketli, öylesine ışıltılı, öylesine cıvıl cıvıl ve öylesine modern sokak ve caddeler… Bütün Van sanki dışarıda. Özellikle de gençler. Çoluk- çocuk, kadın-erkek hemen herkes kendini dışarıya atmış. Hele ki sahil boyu-özellikle de Van'ın parlayan yeni yüzü Edremit-geceleyin ayrı bir güzel.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık