• 28 Ağustos 2014, Perşembe 9:40
ErolKonal

Erol Konal

Sen Şimdi Melek
“Ben bu gece ölmezsem
 Ölmem ölmem hiçbir vakit
 Dağ gibi bir yiğide
 Kıydı geçti san ki vakit…”
 
Sen Şimdi Melek
 
            Bir kadına eş, üç çocuğa baba, dört kardeşe ağabey.  Bir sürü insana dost, arkadaş, yaren… Allah’ın sevgili kulu bütün emareleriyle.
            Kırık dökük cümlelerimle, nakıs ifadelerimle senin bir tırnağın dahi olamayan ben, seni hangi kelimelerle, hangi sözlerle anlatmaya çalışırsam çalışayım hep eksik, hep noksan…
            Ne güzel dostların varmış senin ne güzel arkadaşların. Ne kadar iyiymişsin ne kadar güzel. Nasıl sevmişsin de nasıl sevilmişsin böyle? Beklerken başında kıskanmadım değil seni. Hem kıskandım dostlarını hem utandım sana layık olamamaktan.
            Sen ki çekilmedik dert görülmedik memleket bırakmamışken. Sen ki yaşanmadık ezaya duyulmadık cefaya katlanmışken. Sen ki bir gurbetten diğerine savrulup dururken. Sen ki ‘öz vatanında garip, öz yurdunda parya’yken.
            Kanserdi(miş) abim, öyle söyledi doktorlar. Ona acısı bize de istemeye istemeye kabullenmesi düştü.  İki ayda mum gibi eriyiverdi gözlerimizin önünde. Yandı içten içe bizleri de yakarak. Ahhh etmedi hiçbir zaman. Sesi seslerimizden fazla olmadı hiçbir vakit. Metanetiyle ders oldu etrafındakilere. Nezaketi ve zarafetiyle bizleri yıktı geçti. Kin büyütmedi içinde onca alacaklarına rağmen. Nefret etmedi onca hak edene rağmen. Bağırıp çağırmadı sistemden kaynaklanan onca aksaklığa rağmen. Garip geldi, garip gitti ve inşallah ne mutlu o gariplere ki muştusuna dâhil olanlardan oldu.
            Midesindeki bir ağrıdan şikâyetle güle oynaya girdiği hastaneden iki ay sonra bizleri yasa boğarak çıktı. Biz ki daha birkaç yıl önce hastanenin hiç mi hiç sıcak ve sevimli olmayan yoğun bakım ünitesinde annemizi kaybederken kendimize verdiğimiz sözleri bu kadar çabuk mu unutacaktık da seni de o soğuk kapılar ardında aşılamayan duvarlara hapsedenlere yine sessiz kalacaktık? Bir yudum suya, bir tatlı bakışa, ufak bir dokunuşa hasretken sen biz duvarların sıcak ve cam bölmelerle bölünmemiş kısımlarında iyi bir haberini bekledik. Biz ki senin ellerini ve kollarını bağlayanlara senin iyiliğin için mi yoksa tıbbın katı kurallarını aşabilecek kudreti kendimizde bulamadığımız için mi bilinmez kayıtsız kalmakla yetindik.
            ‘İçmem suyundan içmem’ diye anılan Cerrahpaşa’daydı en son. Son bir umut işte.  Değil miydi umudun minik bir kırıntısı insanoğlunu oradan oraya savurup duran? Ufacık bir ümit ışığı…
            Üveyik bakışlı, çocuk yürekli, kırılgan soluklu zarif adam. Seni de annemi ve babamı uğurladığımız yerden yolcu eyledik ebedi âleme sevenlerinin duaları ve gözyaşlarıyla. Emek, umut ve hayallerini katık edip, dişinle tırnağınla ortaya çıkardığın çöldeki vaha kadar değerli  ve sensiz hep eksik kalacak evin de seni gökten inen rahmet meleklerinin gözyaşlarıyla uğurladı bilesin. Gökler bile ağladı sensiz viran kalan hanenden ayrılırken…
            Kimseler bilmezdi nasır tutan ellerinden harcı edeple yoğrulmuş şiirler döküldüğünü. Ki şimdi onlar da sensiz garip ve boynu bükük kaldı kokunun sindiği hüzünlü sayfalarda bir anlatıcının ya da yazıcının kendilerini keşfetmesi umuduyla.
Merhamet ve sevgiyle örülmüş bir yürektin en çok sen. Öyle bir yürekti ki bu sevdikleri için pervane olup ateşleri emen..
            Hoşgörüydün sen sevgi ve şefkati ilmek ilmek ören. Fedakârlıktın sen hiç almayıp hep veren. Babaydın sen ailesinin bütün yükünü yüksünmeden omuzlarında taşıyan. Babaydın sen çocukları için durup dinlenmek bilmeyen. Abiydin sen baba yarısı olan. Abiydin sen içimizde en anne kokan. Abiydin sen hep de abi kalacak olan.
            Şimdi her şey ne kadar boş ve anlamsız. Ne kuzinenin üzerinde fokur fokur kaynayan çayın tadı var ne de kuzinenin gözünde közlenen patatesin bir lezzeti. Meğerse sensiz ne kadar ıssızmış bir vakitler muhabbetinle şenlenen bu bahçe. Nasıl da öksüz şimdi her rüzgârda ruhumuza gizemli nağmeler fısıldayan şu ağaçlar.   
            Sen ki bu kirli dünyaya hep birkaç gömlek büyüktün. Sen ki buradan çok öteliydin. Sen ki zahiri batınına ayna olandın. Sen ki şemsin gündüze, kamerin geceye yakıştığı kadar yakışandın bize. Bizse bulutları aşıp ulaşamayandık sana. Ve sen san ki hep gitmek için gelmiştin.
Ölüm vardı. Ölüm haktı. Ölüm bir son değildi. Yolcuydun. Yolcu gibi yaşadın. Dünya seni değil sen dünyayı üç talakla boşadın. İyi de ettin.  
Şimdi sen de iyi insanların güzel atlara bindiği kervanlara karıştın.
Sen şimdi melek… 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık