• 11 Nisan 2018, Çarşamba 9:01
ErolKonal

Erol Konal

Sade Bir Hayat Lütfen!
 Gazetecilik etrafında gelişen türleri anlattığım derslerin birinde, bir öğrencim sizin yazılarınız bunlardan hangisine denk düşüyor, zira hiçbiriyle birebir örtüşen özellikler göstermiyor şeklinde haklı mı haklı bir itirazda bulunmuştu.
Deneme desen deneme değil, makaleyle uzaktan yakından alakası yok; ne sohbete benziyor ne gezi yazısına ne de fıkra gibi gündemi takip ediyor! Evet, ne tamamen bunlardan herhangi birine uyuyor ne de tastamam bunlardan farklı özellikler gösteriyor. Biraz ondan biraz bundan ortaya karışık, ara bir tür, belki bir arayış (çok iddialı) ama daha çok arafta kalmış yazılar..!
Bütün bunların aslında çok basit bir sağlaması var. Modern zamanların en büyük illüzyonu da bu aslında! Tek bir şey olmak yerine her şeyden birazcık olmak! Her şeyi elde etmeye çalışmak, her şeye sahip olmak duygusunun bilinçaltlarımıza yedirilmesi. İnsanın isterse her şeyi yapabileceği düşüncenin durmaksızın zihinlere empoze edilmesi.
Görünen o ki sistem, insanların sürekli bir devinimin içinde oradan buraya koşmasını salık ederek-deyim yerindeyse-kendi defosunun görülmesini istemiyor! Durmadan koşuşturan ve hep bir yerlere yetişme telaşesindeki insanların bir an için durup da niçin bu koşuşturmayı yaptıklarını kendi kendilerine sormaları için bir fırsat bile vermiyor neredeyse!
Ne denli güçlü olduğumuzu sansak da ne kadar bilgili ve yetenekli olduğumuzu söyleseler de aciziz işte! Yetmiyor hiçbir şeye gücümüz ve yetişemiyoruz onca şeye. Almıyor aklımız her şeyi. Durduramıyoruz zamanı ve geriye saramıyoruz hayatı. Aynı nehirde iki kez yıkanamıyoruz işte!
Ne o kadar bilgeyiz ne o kadar güçlü. Ne en güzel biziz ne de en zengin! Tam da sırasıdır şimdi Bill Murray ile Scarllet Johansson'un oynadıkları Lost ın Translation filmini anmanın:
“­ Sıkışıp kaldım..... Ne olmak istediğimi bilemiyorum. Yani yazar olmaya çalıştım ama yazdıklarımdan nefret ettim ve fotoğraf çekmeye çalıştım. Ama çok vasattılar. Bilirsin kızların çoğu bu fotoğraf işiyle ilgilenir. Mesela atları çekersin ya da güzelmiş gibi ayaklarının salak fotoğraflarını…
-Bu işleri çözeceksin. Senin için endişelenmiyorum. Yazmaya devam et…
- Ama ben çok basitim.
- Bu iyisin demektir.”
Hâlbuki insanı insan yapan ve onu diğer canlılardan ayıran en büyük vasfı düşünebiliyor olması. Ama gelin görün ki öyle bir tempo içinde yaşıyoruz ki bırakın düşünmeyi, sorgulamayı şöyle ağız tadıyla bir bardak çayı dahi içemiyoruz.
Bahar gelmiş yine memleketime. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyor, çiçekler rengârenk etrafımızı kuşatıyor, kelebekler uçuşuyor, güneş yakıyor, rüzgâr üşütüyor, ben geldim diyor dosta düşmana bahar, açın kapılarınızı, açın gönüllerinizi…
“…Ama göze aldığı hayatın kaçınılmaz gerekleri diye saydığı, daha doğrusu kendisine öyle belletilmiş olan bütün bunlar, basit bir kapı gıcırtısından daha mı önemli şeylerdi? Okuduğu bunca kitaplar ona cılız, işe yaramaz, dahası aşağılık ve iğrenç bir yaratık olduğunu aşılamaktan başka ne anlatmıştı? Bütün ömrünü değersiz şeylere boyun eğmeyi öğrenmek için harcamış gibi duyumsuyordu kendini. Tükenmekte olan yaz ayları sonunda, ağustos böceklerinin boşalmış kabuklarından yükselen o son çığlıkların insan üzerinde bıraktığı tuhaf kof etkilere benzeyen bir şeydi yaşadığı. Gidiliyordu, sonra geri dönülüyordu, yeniden yürünüyordu, durup bakınılıyordu, yemek yeniyordu, sonra gene acıkılıyordu, uyanılıyor ve uyunuyordu. Bu muydu? Bunlar için mi soluk tüketiyordu? Hırpalanıyor ve yaşıyordu? Hayır, aradığını söyleyemezdi, hiçbir şey aramamıştı, aç bir köpek gibiydi, yerleri koklaya koklaya dolanıp duruyordu ortalıkta, o kadar.”
Metin, sanırım Rasim Özdenören'e ait! Zira dağınıklığımın bir sonucu olarak alıntının kaynağını kaybetmişim.
Bu değil ki hayat, bu değil ki yaşamak! Planları, yedek planları olmalı insanın alfabenin harfleri sayısınca. Hayalleri olmalı sonra insanın çarpım tablolarına sığmayan. Düşlerinin peşinden gidebilmeli insan. Koşabilmeli kırlarda çocuklar gibi ve yuvarlanabilmeli çimenlerin üzerinde kirlenirim endişesine kapılmadan.
Kendi olmalı, kendini bulmalı, kendisiyle barışmalı ve girecekse bir savaşa kendisiyle girmeli insan. Kızacaksa kendine kızmalı ve tutuşmalı en amansız kavgalara kendisiyle. Affetmeyi bilmeli ve affedebilmeli. Tabii ki de öğrenmeli sevmeyi ve gösterebilmeli sevdiğini sevdiklerine ve en çok da sevmediklerine karşı.
Yaşamalı, hissetmeli, âşık olmalı, düşüp kalkmalı, kendi ayakları üzerinde durmasını öğrenmeli. Dini, ırkı, rengi, cinsiyeti ne olursa olsun kim olduğunu bilmeli. Ve hep hatırlamalı ve asla unutmamalı nereden geldiğini ve nereye gitmekte olduğunu.
İnsanların hata(lar) yapabileceğini bilmeli. Önemli olanınsa hata(lar) yapmak değil o hatalardan dersler çıkartıp aynı hataları tekrarlamamak olduğunu öğrenmeli.
Gülmeli, gülebilmeli insan umarsızca. Ağlayabilmeli de aciz olduğunu idrak ede ede.
Irmak olup karışmalı denize insan. Deniz olup dalga dalga, köpük köpük sahile koşmalı. Bulut olup gölgelemeli başları, rüzgâr olup okşamalı yanakları ve yağmur olup bereketlendirmeli toprağı. Güller açtırmalı sonra, tomurcuğa durmalı. Meyve olup ağızları sulandırmalı, çiçek olup kokulara boğmalı dünyayı…
İnsan, insan olmalı önce, insan. Çınar gibi heybetli, kelebekler gibi narin. Gökyüzü gibi sonsuz, yeryüzü gibi sağlam. Yıkılmamalı öyle her sallantıda ve durmalı elif gibi dimdik her şartta ve durumda…
Uzar gider bu yazı daha da tadında bırakmasını bilmeli. Ama ne yaparsanız yapın 'kelebekli toka'dan bahsettiremezsiniz bana. Ama kelebekler için söz veremem…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık