• 21 Kasım 2014, Cuma 9:29
ErolKonal

Erol Konal

Nazan BEKİROĞLU
 " Tanrının yağmura benzeyen hizmetçileri vardır
Toprağa düşünce mısır 
Denize düşünce inci olurlar.”*
Samsun-Giresun yolunda bir yolcu otobüsü. Bir bayram öncesi. Üniversiteden memlekete bayramlaşmak için birkaç günlük kaçamak. Kulağında walkman, başı otobüsün camında, kafasında bilmem hangi hülyalar bir yeni yetme.
Bir ara yanındaki yolcunun kitabına ilişiyor gözleri. Olabilir mi? Gerçek mi gördüğü? Allah'ım bu bir rüya olmasın! “Mor Mürekkep” mi yazıyor, Nazan Bekiroğlu mu yazıyor o beyazla açık mavinin üzerine sanki gökten gizemli bir elle iliştirilmişçesine duran mor kuş tüyünden kapağın üzerinde? Bu mümkün olabilir miydi?
Gerçekten bu kitap her pazar yolu iple çekilen ve satır satır okunup yüreğe nakşolan yazıların kitaplaşmış hali olabilir miydi? O yazılar ki yazarı kadar okuyucularını da edebiyatın büyülü dünyasında seyre çıkaran ve onlara bambaşka ufuklar gösteren yazılardır. O yazılar ki genç bir edebiyat öğrencisinin ruh dünyasını her seferinde alt üst etmektedir. O yazılar ki her biri itina ile kesilip, öznele saklanılan yazılardır.
Müsaade istedi mi yoksa yolcunun elinden çekip aldı mı bilemiyor şimdi. Zamanın durduğu herkesin yok olduğu bir andı artık. Mor Mürekkep' ti. Nazan Bekiroğlu'ydu. Ve gördüğü en fantastik kitap kapağıydı. Kalbi nasıl çarpıyordu, nabız kaça vurmuştu, bilemiyor. Dünyaymış cennetmiş fark etmez. Asıl sürpriz kitabın arka sayfasındaydı.
Mor bir şeridi ortalar biçimde yazarın efsunlu bir portresi sizi selamlıyordu. Mütevazı kelimesinin anlamı bir fotoğrafla anlatılmak istenseydi, bu fotoğraf kesinlikle bahsi geçen fotoğraf olurdu.
Bu fotoğraftan ve bu kitaptan çok yıllar sonra bir Artvin gününde ve gecesinde ve nihayetindeki uzun bir yolculukta da bir kez daha görüleceği üzre alçakgönüllülük Nazan Bekiroğlu'na Allah'ın giydirdiği ve her gün bir kat daha ışıldayan bu dünyaya ait olmayan bir nikaptı. Nezaket ve zarafet kısımlarına hiç girmiyorum; zira benim gibi haddim bilmez bir edepsizin boyunu epey aşan konular bunlar. Hangi şaşkın kelimelerin sultanıyla aynı atmosferi paylaşır da huzurda nefes dahi almaması gerekirken nefsinin elinde oyuncak olup birkaç(hangi birkaç) cümle sarf etme edepsizliğinde bulunur ki?
Şimdi bütün bunları neden mi anlatıyorum? Anlatıyorum ve umuyorum ki bu, görülen bir rüyanın düne, bugüne ve yarına dair muştularına dairdir. (Bu, öyle bir rüya ki başı kâbus, ortası kabz, sonu bast. Mademki rüya hakikatin kırk altı cüzünden biridir. Mademki rüya görünenden ziyade ima ettikleriyle kıymetidir. Mademki rüyada da tıpkı kıssadan hissede olduğu gibi hisse önemlidir. Mademki ananelerimizde rüyanın alınıp satıldığı dahi vakidir. Öyleyse rüyamızı aşikâr etmemizi bekleyenler beyhude beklemesinler; zira bu konuda kapılar sürmelidir.)Teşbihte hata olmasın modern zamanlarda bir yazarın/mürşidin okurlarını/müritlerini kitaplarıyla irşat etmesi, onları hakikatin üzerindeki perdeyi kaldırmaya davet etmesi hakkındadır demekle şimdilik iktifa edelim. Ki Bekiroğlu'ysa bu yazar, sizi her an sihirli bir âleme, kadim bir öğretiye, hakikatin farklı tecelli boyutlarına götürmesi mümkündür.
Bir yazar elinden dilinden emin olunan kimse olmalıdır, kanaatimce.
Yazdıklarının mahiyeti, üslubunun renkliliği ve işaret ettiklerinin zenginliği gibi diğer hususlar ise okurlar için bulunmaz hazinelerdir. 
İşbu manada Bekiroğlu, hakikati mecaz, mecazı hakikat kılabilen nadide kalemlerden olarak ruh ve gönül dünyamızı aydınlatmaya devam ediyor… 
*Lale Müldür

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık