• 30 Mayıs 2018, Çarşamba 8:58
ErolKonal

Erol Konal

Muhatabını Arayan Yazılar
 Cümleler kelimelerden kuruluyordu, ya dostluklar? Kalpler sözlerle kırılıyordu, ya umutlar? Aşklar bir bakışla başlıyordu, ya savaşlar? Ağaçlar su ile büyüyordu, ya gururlar? Meyveler sabırla olgunlaşıyordu, ya insanlar?..
Tek kelimelik cümleler de yok değildi. Ancak cümle dediğin öznesiyle, nesnesiyle, tümleçleriyle ve de yüklemiyle bir manaya kavuşuyor, bir şekle bürünüyor, bir görünürlük kazanıyordu.
İnsan/lar da öyle değil miydi? Yalnızlık Allah'a mahsusken insanın kaderine düşense çoklukta tekliği aramak değil miydi? Yüklerinden boşanmak için önce onları sırtlanman sonra da teker teker en sevdiklerinden başlayarak terk etmek gerekmiyor muydu?
Kelimelerin kelimesine varmak için sözlüklerde ölüp ölüp dirilenlerin, yazıp yazıp silenlerin, yontup yontup kıranların, yapıp yapıp yıkanların bir bildiği olmalıydı!
Ateşlerde yanmadan, sularda boğulmadan, toz toprak içinde kalmadan, fırtınalarla sınanmadan ne kurulan cümlenin bir karakteri var ne de söylenen sözün bir hüviyeti.
Sen beni görmeyi hiç denemedin ki işitmeyi, dokunmaya çalışmadın ki bana, sokulmaya. Bakmadın ki ufka benim gibi ve koşmadın ki kumsala dalgalar gibi.
Gördüklerine değil baktıklarına inandın hep! İşittiklerine değil duyduklarına kandın! Yürürken nazlandın, koşarken sızlandın. Gün zevale döndü de ne mazeretlerin tükendi ne bahanelerin.
Ne kapıları zorladın ne pencerelerden baktın. Ne güneşe döndün yüzünü ne uçurtmanı rüzgâra saldın. Ne yağmuru sevdin ne yağmur sonrasındaki toprak kokusunu. Ne bir çiçeği kokladın kendinden geçercesine ne bir köpeği sevdin çocukçasına.
Oysaki kapılar zorlanmak, pencereler açılmak içindi. Tıpkı güneşin içimizi ısıtmak, rüzgârın yanağımızı okşamak için olması gibi. Yağmurun, altında birlikte ıslanmak, toprağın, üstünde beraber uzanarak yıldızları seyretmek için olması gibi.
Çiçeklerse annelerin gönlünü almak, bir sevgiliye sunulmak içindi. Hayvanlara gelince köpek özelinde; “Yaratılmış her şeyin değerli ve canının bütünüyle kutsal olduğu öğretildi bize. Ben de çocuklarıma öyle öğrettim. Sevgi öğrenilebilir bir şeydir çünkü.”*
Cevabını bildiğin sorularla yetindin hep. Tutmak içinken ellerin uzatmadın onları kimseye. Koşmak içinken ayakların kullanmadın onları başkaları için. Sarmak, sarılmak içinken kolların ne sardın yaralı bir gönlü ne de sarıldın herhangi birine sevincini ya da üzüntünü paylaşmak için. Sevmek içinken kalbin sevmedin kendinden başkasını. Açmak içinken gönlün açmadın en yakınlarına bile yüreğini. Ben yoruldum da söylemekten sen dinlemekten bıkmadın.
Aslımı gölgeme değişmediğimden karanlıklar diyarında pek sevildiğim söylenemez. Ne yolu şaşırdım ne de yolu kaybettim; sadece nankördüm ve bir o kadar da inatçı ve bencil.
Şükürler olsun ki kendimle tanıştım sonunda! Kırdım aynalarını hakikat diye sunulan gerçeklerin. Kesilince dışarıdaki uğultular ve dağılınca kalabalık duydum asıl duyulması gereken sesi.
Durdu dünya. Sustu sesler. Silindi renkler. Kayboldu şüpheler. Renksizliğin ortasında, sessizliğin kucağında, hakikatin huzurunda duydum sanki bir cızırtı, bir kalemin bir kâğıdın üzerinde sağdan sola doğru yazması gibi. Yeni bir sayfaya geçilmesi. Önceki yaprağın kapanması gibi.
Hiçbir bedel ödemeyenlerin kahkahaları artık canımı bile acıtmıyor bilakis onlar için üzülüyorum da. Oradan buraya, buradan oraya usanmadan, bıkmadan laf taşıyanlar, yüze gülüp arkadan konuşanlar, evet, size diyorum, sahiden şu üç günlük dünyada neyin peşindesiniz, neyin hesabını gütmektesiniz? Mutlu ve huzurlu musunuz gerçekten, geceleri rahat uyuyabiliyor, gündüzleri gururla başınız dik ve vicdanınız rahat yürüyebiliyor musun hiçbir şey olmamış ve hiçbir şey yapmamış gibi insanların arasında?
“Oğul,” dedi Adem. “Senin vicdanın yok mu?” “Yok,” dedi Kabil. “Ama beni siz böyle ettiniz.” Suçu başkalarının üzerine atmak şeytandan beri şeytansıların adetiydi. Adem bildi ki kötülüğün sebebi yok sadece bahanesi var ve şeytan kötülüğün sebebi değil bahanesiydi.” **
Üç günlük dünya demişken;
“Şeyhin biri müridiyle birlikte yolda gidiyormuş dağ tepe. Bir köyün kenarından geçerken yanındaki müridine demiş ki evladım, git şu köyün çeşmesinden al bu testiye su doldur ben de şu incir ağacının altında biraz uzanayım.
Genç almış testiyi köye doğru yollanmış. Köyün çeşmesinin bulunduğu yere gelmiş. Sıra beklerken bakmış ki güzel bir kız var. Kıza vurulmuş, âşık olmuş hemen. Kızı takip etmeye başlamış. Ona niyetini belli etmiş sonra. Kız da biraz utangaç, mahcup bir halde, gel beni babamdan iste, demiş. Çocuk gitmiş, babasına, çalmış kapıyı, amca böyleyken böyle, Allah'ın emri peygamberin kavli ben kızınıza vuruldum. Kızınızı istiyorum, demiş. Adam bakmış çocuğa, gözü tutmuş çocuğu, verdim gitti, demiş.
Evlenmişler, çoluk çocuk sahibi olmuşlar. Yıllar geçmiş derken kayınvalide ölmüş, kayınpeder ölmüş ve bir süre sonra hanım da ölmüş. Yalnız kalmış. Ve…… birden aklına ya demiş, ben şeyh efendiye su götürecektim demiş… Hemen bir testi bulup gitmiş çeşmeye, testiyi suyla doldurmuş ve koşarak incir ağacının oraya doğru yollanmış. Bakmış ki şeyh orada. Şeyh doğrulmuş ve demiş ki nerede kaldın ahh be evladım, az kalsın ben de gidecektim.”***Şeyhin burada insanın kendisi olduğunu söyleyip, kıssadan hisseyi sizlere bırakalım…

* Yerli Yersiz Cümleler, Nazan BEKİROĞLU, Timaş Yayınları, sh:434
** a.g.e, sh:230
*** https://youtu.be/2_jKabTHMiQ, Maişet Peşinde Koşmak, Dücane CÜNDİOĞLU, 9-13 dk arası

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık