• 28 Şubat 2018, Çarşamba 8:02
ErolKonal

Erol Konal

Meyve Veren Ağaç Taşlanır ya da Fincancı Katırlarını Ürküten Bir Adam Olarak Şenol Güneş’in Zirvedeki Yalnızlığı
 Nereden başlamalı söze ve devamını nasıl getirmeli? Bir yazı için epey uzun ama bir hayat için oldukça kısa bir başlık… Hatta fazla iddialı bir o kadar da absürt… 
Spor gibi, siyaset gibi, din gibi konularda hemen hemen herkesin uzman olduğu ve ahkâm kesmekte bir beis görmediği ülkemizde bırakın kalem oynatmayı, kaşınızı gözünüzü dahi oynatmak riskliyken Şenol GÜNEŞ üzerine sıradan birinin-sıradandan kastımız futbol okur yazarlığı anlamında seyirci olmaktan öte bir meziyeti olmamayı kastediyoruz- haddini aşarak birkaç sarfı kelamda bulunacak olması öyle kolay bir lokma olmasa gerek. Zira kelli felli spor yorumcularının bile üzerinde on yıllardır ittifak edemediği birinden bahsediyoruz.
Şenol GÜNEŞ'ten önce birtakım tali meseleleri bertaraf etmekte fayda var. Öncelikle karşımızdakilerin fikri, görüşü, anlayışı, dini, dili, ırkı, cinsiyeti ve rengi ne olursa olsun saygı duymayı öğrenmeliyiz. Fikir sahibi olmadan, anlamadan, dinlemeden, meselenin künhüne hâkim olmadan karşımızdakilere bütün unsurlarımızla zihnen ve kalben hücum etmemeliyiz. Her zaman bir yanılma payı, bir yanlış anlama olasılığı, bir eksik bilgilendirilme seçeneğiyle ihtiyatlı adımlar atmalıyız. 
Beğenmesek de onaylamasak da üzülsek de hatta ve hatta canımız da yansa yangına körükle gitmemeliyiz, bin düşünüp bir hareket etmeliyiz. Ateşe ateşle gitmenin, şiddete şiddetle cevap vermenin hiçbir zaman çözüm olmadığını olamayacağını unutmamalıyız ve acı hatıralardan dersler çıkartmış olarak yeni facialara, düşmanlıklara, ayrık otlarına meydan vermemeliyiz. 
İşbu bu yazı, Şenol GÜNEŞ' i övmek, yüceltmek, yere göğe sığdıramamak için yazılmadığı gibi, onu yermek, kötülemek ve yerin dibine sokmak için de kaleme alınmadı. Bu yazı Şenol GÜNEŞ gibi Fatih TERİM gibi, Aykut KOCAMAN gibi futbolla ilgili figürlere yüklediğimiz mananın zamanla nasıl oluyor da siyahla beyaz kadar zıt kutuplara gidebildiğine cevaplar arama gayretinden ortaya çıktı. Amaç üzüm yemek, bağcıyı zaten diğerleri dövmekten beter ediyor!
Çünkü bu ülkede ağzınızla kuş da tutsanız, on parmağınızda on bir marifetiniz de olsa kamuoyuna kendinizi beğendirmeniz, kabul ettirmeniz öyle kolay olmuyor! Ki Şenol GÜNEŞ'in böyle bir derdinin ve tasasının olduğunu da zannetmem ya. 
İşte tam da burada ne İsa'ya ne Musa'ya yaranamayan biri olarak Şenol GÜNEŞ'i anlatsa anlatsa en güzel aşağıdaki minik anekdot anlatıverir, sanırım. 
Efendim, ülkenin birinde bir Kral yaşarmış. Siz Kral dediğime bakmayın. Adı Kralmış da yaşamı pek öyle masallardaki Krallar gibi değilmiş! Kralın halkla arası ne kadar iyiyse, basın yayınla da o denli kötüymüş! Halk ne kadar memnunsa Kralın icraatlarından medya o kadar eleştirirmiş!
Canı iyice yanan Kral bakmış ki gidişat iyi değil. Halk ne kadar razıysa kaderinden, razı olmayanların sayısı hiç de az değilmiş! Ne yapayım, nerelere gideyim, kimden haber sorayım derken; Kral bütün basını sabah kahvaltısına sarayına davet etmiş. O zamanlar davete icabet etmek adettenmiş! 
Sayılı günler geçip de davet anı gelince medyacılar birer ikişer toplanmaya başlamışlar sarayın önündeki büyük gölün kenarındaki masada. Masayı görenin nutku tutulmuş, nutku tutulan masaya bakakalmış… Öyle bir ziyafet ki ben diyeyim bir kuş sütü eksik, siz deyiniz bir fındık ezmesi…
Yenilen ve içilenlerin iyice hazmedilmesi için Kral misafirlerini gölün kenarında yürüyüşe çıkarmış. Bütün bir yazıyı kim ne demiş, kim ne yemiş, nereleri gezmiş öğrenmek için mi okuduk be adam, çıkarsana ağzındaki baklayı diye sabırsızlananlardan biraz daha mühlet isteyip, yolculuğumuza devam ediverelim. Evet, ben de farkındayım, henüz bir fevkaladelik yok! Canım illaki içinde Kral geçiyor diye olağanüstü şeyler mi olmalı? Her gecenin sabahında uyanmak yeterince olağanüstü değil mi? 
Bak, bana da ne diyeceğimi unutturdunuz. Efendim, Kral ve basınımız yürüyedursunlar gölün kenarında, Kralımız ani bir hareketle ve medyacıların anlamsız bakışları arasında, gölün üzerinde başlamasın mı yürümeye. Hayretten ağızları bir karış açık kalan, hadi çok fazla abartmayalım, yarım karış kadar açık ağızlarıyla Kralın göl üzerindeki dansını seyretmişler masal sona erinceye değin. 
Masal bu ya Kral, üstü başı ve ayakları bir damla bile ıslanmadan yürüyüşünü tamamlayıp da misafirlerle birlikte keyif kahveleri de içildikten sonra sen sağ, ben selamet deyip evli evine, köylü köyüne yollanmış! 
Kral gizli marifetini istemeyerek de olsa ortaya dökmenin vermiş olduğu memnuniyetsizlikle gününü tamamlarken; basın da yarınki manşet için kolları sıvamış çoktan. 
Güneş dünyayı iki kez turlayıp da üçüncü tur için yola koyulduğunda, gökten üç elma düşüp de biri Krala, biri basına biri de okuyanlara isabet ettiğinde ülke yine aynı ülke, basın yine aynı basınmış! Manşetlere gelince;
“Kral yüzme bilmiyormuş!!!”
Bir felsefesi olan, dünyaya diğerleri gibi bakmayan, çoğunlukça anlaşılamayanların sıklıkla karşılaştığı bu aforoz etme, dışlama, ötekileştirme ve yalnızlaştırma anlayışı her zaman kendine kurbanlar seçerek ortaya çıkan güzellikleri, farklılıkları yok etmek, onları sıradanlaştırmak, tekdüzeleştirmek için bütün mevcudiyetleriyle mücadele etmekte gizli bir ittifak halinde olmayı hep başarabilmişlerdir maalesef! 
Hiçbir başarının cezasız kalmadığı ülkemizde üretmeyenlerin, yeni bakış açıları ortaya koymayanların farklı bir sesi bastırmaları gerekir ki kendi sığlıkları, tembellikleri ve çağdışılıkları ortalığa saçılmasın, kurulu düzenleri bozulmasın…
Her daim palyatif çözümler, günü kurtarmalar, ucuz kahramanlıklar ve suni pansumanlarla yamalı bir bohçadan farksız spor anlayışımızın dünya ile rekabeti hepimizin malumu. Bu aslında hemen hemen her alanda da aşağı yukarı aynı! 
Spor, dört harf: Sistem, program, organizasyon ve rekor.  Rekor için rekabet lazım, rekabet için iyi ve güçlü bir spor ahlakı lazım. Ahlak için karakter, azim, mücadele, gayret, çaba, hakkaniyet lazım. Lazım da lazım… Bunlar yok mu bu topraklarda? Elbette ki var…
Son paragrafı daha iyi anlamak ve tahlil edebilmek için Mehmet DEMİRKOL'un  26/ 04/2017 tarihinde Spor Servisi programda 'Biz Böyle Bir Ülke Değildik!' başlığı altındaki yorumlarına bakmalarını tavsiye ederim. Evet, biz böyle bir ülke değildik!
Kuralların olmadığı, hakkaniyetin gözetilmediği, üretmek, geliştirmek, iyileştirmek yerine mevcudu korumakla yetinildiği, kazananın haklı olduğu, oyunun değil renklerin, armalarının, sahanın dışının konuşulduğu bir endüstride rakiplerinizle küresel ölçekte rekabet edebilmek mümkünse buyrun edin de biz de utancımızdan susalım, siz haklıymışsınız özürlerimizi lütfen kabul ediniz diye saygı duruşunda bulunalım!
Ya kendimizi kandırmaya devam edeceğiz annemizin liginde benim şu kadar, senin şu kadar yıldızın var diye diye yok olup gideceğiz ya da silkinip el ele vererek birbirimizi daha yakarılara taşıyarak var olacağız. 
Rahatımız bozulmadan, uykularımız kaçmadan, midemize kramplar girmeden beynimiz zonklamadan istenilen sonuca ulaşılamayacağı aşikâr. İşte tam da bu noktada farklı düşünenleri, farklı yol ve yöntem izleyenleri anlamaya, desteklemeye, yüreklendirmeye gayret göstermeli ve çorbada bir tat da biz olmaya çalışmalıyız. Hem elimizi taşın altına sokmadan süslü püslü köşelerimizden eleştiri adı altında canımızın çektiğini sırf düşünceleri bizimkilerle örtüşmüyor diye yerden yere vuracağız hem de sonra niye başarısız diye faturayı başkalarına keseceğiz. Siz istediğiniz kadar devekuşu taklidi yapın mızrak çuvala sığmıyor artık beyler bilesiniz. 
Sevgili hocam, seni, ekranlarda, gazetelerde ve değişik haber sitelerinde, birtakım saha kenarındaki olaylarla ilgili(görüntü/ses/fotoğraf/beyanat) eleştirenler ve bunu her platformda ısrarla ıstıp ısıtıp gündemde tutanların zihniyetlerini ve neyi algıladıklarını tekrar etmenin bir manası yok. 
Bunca emeğin, çabanın, iyi niyetin ve oyun adına doğruların görmezden gelindiği bir meydanda, birtakım abuk sabuk uygulamaların, yanlış kararların, çalınan ve çalınmayan düdüklerin, güzelleştirmek yerine çirkinleştirenlerin, geliştirmek yerine geriletenlerin tavır ve tutumlarının sanki korunuyormuş gibi bir izlenim oluşturulması, bizatihi bunların canlı canlı tanığıyken birdenbire bütün bunların bir anda parmaklarının arasından kayıp gidişene, elinden alınışına göstermiş olduğun insani tepkiyi fazla abartılı bulanlara, ilk taşı hiç günahı olmayan atsın hakikatini hatırlatmak isterim.  
Burada çok ince bir çizgi var ki yanlış anlaşılmak ve yanlış anlatmak da istemem. Buradaki savunma ya da itiraz kuralları yıkmak, onları görmezden gelmekle ilgili değil. Bu daha çok niyetle, üretmekle, güzelleştirmekle ve de sporun doğasındaki sinerjiyle ilintili. Dahası oyunu ve oyuncuyu, seyirciyi ve yorumcuyu ileriye taşımakla, geliştirmekle ve bakış açısını değiştirmekle ilgili. 
Hiçbir şey olmadan her şey olma iddiasındakilerin yorum ve hezeyanlarını geçtim kelli felli mürekkep yalamışların eleştirilerinin dahi sınırların ve hudutlarının insan onurunu ve vicdanını yaralar boyutları ulaşmasını tasvip edebilmek ne mümkün!  
Olayın sıcaklığıyla yaşananları ve taraflarını yargıladık, eleştirdik ve de ihlallerini, demeçlerini kurallar çerçevesinde cezalandırdık! Peki, olaylar üzerinden günler, haftalar, aylar hatta yıllar geçmesine rağmen gazetedeki köşelerinden, ekranlardaki programlarından, sanal âlemdeki hesaplarından öfke, şiddet, edepsizlik ve hakaret içeren, aymazlıkta sınır tanımayan yorumları, tutum ve davranışları nasıl okuyacağız, nasıl değerlendireceğiz?  
İşte bu noktada ayna hem güzel hem de anlamlı bir metafor olarak yardımımıza koşuyor. Futbol camiasını-parantezi daha da genişletmek mümkün- Şenol GÜNEŞ aynasında pekâlâ resmigeçit yaparken görmek mümkün, zannımca. Herkesin kendini tüm çıplaklığıyla gördüğü bir boy aynası.
Yeri gelmişken sosyal medyada açılan hashtagsler da ayrı bir ayna işlevi görmüyor değil. Şenol diye Aykut diye Rıza diye hashtags mi olur? Zira açılan bu hashtagslere yazılan yorumlara hiç girmiyorum. Zira bolca küfür, hakaret, itham, aşağılama… Nasıl oluyor da hayatta gözünüz gözüne değmemiş, yolunuz kesişmemiş insanlara… Neyse…
Aslında bu yazıyı ben kendim için yazıyorum. Sele kapılmadan, yığına karışmadan, gürültüye aldırmadan doğru bildiğimi, doğru bildiği yolda ilerleyenlerin yanında olduğumu göstermek adına yazıyorum. Hz. İbrahim'in ateşine bütün alaylara, bütün gülmelere ve ne faydası olur ki senin taşıdığın bir damla sudan diyenlere inat değil, böyle inandığım için, böyle düşündüğüm için tarafım bu olduğu için karınca misali, kuş misali…
Bir yazıyla her şeyin düzeleceğini elbette ki beklemiyorum. Ama bu yazı bir Meksika dalgası yahut bir kelebek etkisi yaratırsa (iyimserliğin daha doğrusu hayalciliğin böylesi)… Elinizdeki taşı suya atarsınız dalgalar dalgaları doğurur ki umalım öyle olur ya da taşı bataklığa atarsınız, bataklık onu da diğer taşlar gibi yutar, kaybeder.
Biliyorum ki Şenol GÜNEŞ ve Şenol GÜNEŞ gibilerin bu yazıya ihtiyacı yok. Ama benim var. Ölmemek için, çürümemek için, kendime olan saygımı yitirmemek için ve insanlıktan umudumu kesmemek için bu yazıyı, yazmalıydım, vesselam…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık